söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



SÖKELİ OZAN İSKENDER CENAP EGE VE KURTULUŞ ÜSTÜNE YAZDIĞI ŞİİRLERİ!


SÖKELİ OZAN İSKENDER CENAP EGE VE KURTULUŞ ÜSTÜNE YAZDIĞI ŞİİRLERİ!

 

Sökeli Ozan, İSKENDER CENAP EGE’ yi, 1990 yılında, “BEŞPARMAK DERGİSİ” sayfalarında tanıtmışım. Merak edenler, Söke Hacı Halil Paşa Kütüphane’ sinden bu dergiyi bularak okuya bilirler.

Ben, bugünkü yazımda, onun yaşamı ile ilgili bilgiler vermeyeceğim. Söke ve Aydın’ın Kurtuluşu üstüne yazdığı şiirlerinden sizlere sunumlar yapacağım ve örnekler vereceğim.

İskender Cenap Ege, Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılında İstanbul’da Rumeli Hisarı’nda doğdu. Ama bir yerde Anadolu’da ise asıl savaş yeniden başlıyordu. Çocukluğu, annesinin dizinin dibinde savaş öyküleri dinleyerek, geçti.

Yunan İşgal ordusunun, İzmir’den sonra, Büyük Menderes, Küçük Menderes, ve Gediz Ovalarında yaptığı mezalimi, yüreğinin derinliklerinde gözyaşları ile birleştirerek izledi. Efelerin yanık nağmeli türkülerini bütün ruhunun derinliklerinde duyarak dinledi, oynadıkları zeybeğin anlamını ve önemini kavradı. Ataları’ nın Malazgirt Şafağından bir güneş gibi doğarak, Alplerin ufuklarına kadar nasıl uzandıklarını, yükseldiklerinin destanlarını Tuna’nın durgun akışından seyretti. İşte böyle bir ruh ve iman içinde büyüdü, ünlü Ozan İskender Cenap Ege.

Böyle bin yıllık bir yurdu elinden alınmaya çalışan bir Milletin ahlarını, acılarını içinde buruk buruk duyarak, yaşadı. Genç yaşta yeni başak ver miş  gök ekin gibi nasıl toprağa düştüklerini ağlayan gözleri ile izledi. Genç yaşta ölenlerin, yıkılı yananların hep bu vatan ve millet için olduğunu bütün benliğinin derinlerinde kanayan bir yara gibi duydu.

Yaşadığı ve gördüğü bu acılara dur diyecek, Zalim düşmanın kafasına kurşun sıkacak, yaralı Milletinin bahtı kara talihini değiştirecek, yaralı ağlayan vatanı kurtaracak olan birilerini gözleri ufuklarda özlemle yaşlı gözlerle bekledi ve çağırdı, bütün gönlüyle istedi. Allah’a avuçlarını açarak dualar ederek yalvardı. İşte gelmesini istediklerine bir şiiri ile şöyle seslendi:

 

GEL

 

Ey özü, sözü

Türk oğlu Türk

Ey Tanrı’dan küçük

Ve her şeyden büyük 

Türk!

Gel koyları döven dalga

Gel karanlıkları

Yaran aydınlatan

Yıldırım

Gel koyları aydınlatan

Yıldırım

Gel karanlıkları

Dağlarca dik

Ve yiğit mi yiğit

Uygar boyların uygar yolcusu

Sevilen Anadolu yolunda

Ve bir 1071’ de

Akın akın akan

İnsanlık için kardeş

Düşman için boğan kan

Ey Türk, sana ölümsüz

Vatan Anadolu, 

Sen gel ki

Kurtulsun

Vatan!

İşte dinlediği öyküler, kahramanlıklar hep bu vatan içindi. İşte herkesin uğrunda öldüğü işte bu aziz vatan topraklarımız, bizim canımız, kanımız, etimiz ve kemiğimizdi. Bin yıllık uğraştan sonra yurt tuttuğumuz bu aziz vatan, kara günler yaşarken, gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak ağlarken, biz onu nasıl düşmana teslim ederiz?

İşte yıl 1918. Büyük Savaş bitmiş. Türk Orduları, Çanakkale’de destanlar yaratıp, dağlara ve denizlere kanlarıyla yazmışlar! Yarım dünyaları denize gömmüş, Zalim düşman ordularını Ege’nin mavi sularında boğmuşlar. Düşman ordularına: “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!” dedirtmişler. Ama ne yazık ki bunların hepsi boşa çıkmış! Düşman, Osmanlıyı savaş sonunda masaya oturtup, Orduları ile alamadığı vatanımızı, masada politika ile almıştır.

Mondros Ateş kesini imzalatarak, Ordumuzun elinden silahları alınmış, askerlerimiz terhis edilerek, vatan savunmasız bırakılmıştı. Bunun amacı, Sevr Antlaşması için rahat ve müdahalesiz bir ortam yaratılması idi. Bunu da başardılar Sevr’de yaptıkları paylaşma planları ile bin yıllık Türk vatanını parçalıyor ve aralarında paylaşıyorlardı. Osmanlı ise, ölü gibi ve yapacak elinde ne silah ve nede asker kalmamıştı. Kalanlara da şunu öğütlüyordu: “Sakın işgallere karşı çıkmayın, biz masada bu konuyu politik yönden siyaseten çözeceğiz!” diye elimizde kalan vilayetlere bunu ilan etmek için birer “Nasihat Heyetleri” de çıkarmıştı.

Osmanlı’yı böyle kandırırken, Bu Vatanın asıl sahibi olan Türk Milletini de uyutmaya çalışıyordu. Diğer taraftan da Yunanlıları kandırıp, Batı Anadolu’yu onlara vermek vaadları ile karşısına kendileri çıkamayacakları için Yunan ordusunu hazırlayarak, donatarak, Savaş eğitimi vererek, utanmadan 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesi için kıyılarımıza çıkardılar. Anadolu topraklarına giren bu Zalim orduları, azgın bir sel gibi, devrile devrile yıkarak, boğarak Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. İzmir’den Sonra Aydın, Manisa derken birden Ege bölgesini ve Akdeniz Bölgesini, Güneydoğu Anadolu bölgesini işgal ettiler.

Mustafa Kemal Paşa ise bu azgın sel gibi yıkarak, boğarak ilerleyen düşmanı geri püskürtmek amacıyla 19 Mayıs 1919 da Samsundan karaya çıktı. Daha sonra Amasya’ya çıkarak, Vatanın tehlikede olduğunu yayınladığı Amasya Genelgesi ile halka duyurarak, hiç vakit kaybetmeden Kurtuluş Savaşını başlatmak üzere Erzurum yollarına çıktı. O biliyordu ki Türkiye’nin kurtuluşu da tıpkı güneşin doğuşu gibi doğudan doğacaktı. Erzurum’da bulunan dokuzuncu Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa İngilizlerin istekleri olan Mondros şartına uymamış, emrindeki bütün subaylara ve askerlere şu emri vermişti: “Hiçbir birlik elindeki silahları düşmana teslim etmeyecek, gerekirse savaşarak, düşmanın elindeki silahlarını alacaktır! Bu kesin bir emirdir.” O Yıllarda Halit Paşa’da Ardahan Kongresini toplamış, Vatanın düştüğü tehlikeyi anlatmış. Ordu ile Millet el ele vatanın kurtulmasına kadar savaşacaklarına dair halktan misak almıştı. O günlerde Galip devletler Komiseri Trabzon’dan Erzurum’a telgraf çekerek, Ardahan Kongresini toplayarak, Mondros Antlaşmasına aykırı hareket eden “Deli Halit namıyla görev yapan kişinin derhal tutuklanarak en yakın İngiliz birliklerine teslim edilmesini istemişlerdi. Kazım Karabekir Paşa: Yine emrindeki bütün birliklere şu emri vermişti: “Ne askerlerimizi terhis edeceğiz, ne silahları toplayacağız ve nede Albay Halit Bey’i İngilizlere asla teslim etmeyeceğiz!..”İşte Mustafa Kemal’i bu uzun meşakkatli Erzurum yolculuğuna çıkaran ana neden bunlardı. Hem elinden silahları alınmamış bir kolordu ve hem de savaşmaya hazır olan  Kazım Karabekir gibi bir değerli komutanın bu kolordunun başında bulunması o yıllarda Türkiye ve Mustafa Kemal için bir şanstı. Yol uzun olsa da, dağlar ne kadar yüce olsa da yol onun üzerinden aşardı. Mustafa Kemal bu yolu kat ederek, Erzurum’a ulaştı. Onu Karşılayan Kazım Paşa ilk tekmili şöyle vermişti:

“-Dokuzuncu Ordu bütün subay ve erleri ile emrinizde vatan ve Millet için ölmeye hazırdır komutanım!” diyor. Türk Kurtuluş Savaşı’nın başladığı o yıllarda elimizde kalan dağıtılmamış ve silahları alınmamış tek silahlı kuvvet bu kolordu ve bağlı birlikleri idi. İşte bu tekmil, Mustafa Kemal’e rahat bir nefes aldırmıştı. Oysa hain Damat Ferit, bütün ordu mensuplarına telgrafla görüldüğü yerde tutuklanarak, önemli tedbirlerle İstanbul’a getirilmesi emrini vermişti. Kazım Karabekir, padişahın emrini dinlemeyerek, vatanın düştüğü hali görerek, vicdanın sesini dinlemiş, Mustafa Kemal’e güç ve kuvvet olmuştu. Bu büyük Komutan Söke’miz için gurur kaynağıdır ve Söke’nin damadı Manevi evladıdır. Bunu da burada anlatarak yazımıza konuk etmiş olduk. Ben Erzurum Kongresinden Ankara’ya 23 Nisan 1920’ye kadar uzanan koca yolu anlatmayacağım. Bu bir veya birkaç makaleye değil ciltlerle ifade edilecek bir konudur. Burada bunu noktalayarak, Halkın ayaklanmalarına ve Kuvay-i Milliye birliklerine dönmek istiyorum. Çünkü Düzenli ordumuz kurulup düşman karşısına dikilene kadar bu güçler, halk ile birlikte düşmana karşı gerilla savaşları vererek, düşman işgallerine karşı direnmişler, ordumuza zaman kazandırmışlardır.

Rahmetli emekli Savcı ve Aydın Senetörü olan Saadettin Demirayak, Yazdığı “AYDIN’DA KUVAY_İ MİLLİYENİN DOĞUŞU” adlı yapıtında bu konuyu çok güzel ifade etmiş ve belgeleri ile anlatmıştır. Gençlerimize bu konuları araştırmak isteyenlere öneririm. Bir de Aydın’da Milli Mücadele’nin cidali olan Miralay Şefik Aker’in yazdığı kitabının Genel Kurmay Başkanlığı “ATESE” dairesince sadeleştirilmiş ve güncelleştirilmiş kitaplarını okumalarını öneriyorum.

Aydın’da Kuvay-i Milliye’nin kurucu babası hiç kuşkusuz Tümen Komutanı Şefik Aker’dir. Onun girişimi ile askerler ve efeler ile halk ve Heyet-i Milliye başkanlıkları bu silahlı gücü kurmuşlardı. Şimdi akla gelen bir soru var. Neden ordu içinde değil de, ordu dışında bu güce gerek duyuldu? İşte bu sorunun yanıtı da Mondros Antlaşması içinde idi. “Ordular dağıtılacak, elinden silahları alınacaktı.” Aydındaki 56. Tümeninde nitekim birçok birliği elinden silahları alınmış ve erleri de terhis edilmişti. İşte Kuvay-i Milliye’ nin ordu kapsamı dışında tutulup, ama askerlerce desteklenmesi esası getirilmesinin ana nedeni bu idi. 

Bu olayı doğrulayan bir örneği Aydın Cephesinden vermek istiyorum. Menderes Köprü başın da yapılan savaşlarda, Yunan birlikleri Topçu atışları ile bizim Milis birliklerine hem zayiat veriyor ve hem de ilerlemesine engel oluyorlardı. Elimizde toplar olmasına rağmen askerler bunları kullanamıyorlardı. Bunu anlayan Çanakkale’nin kurt komutanlarından biri olan Miralay Şefik Bey yanında bulunan Binbaşı Hacı Şükrü Bey’e:

“İkimizden birimizin ordudan firar etmesi gerekiyor!” Hacı Şükrü Bey:

“-Komutanım, ben topçu bataryalarını alarak tümenden firar ediyorum.” Diyor. Şefik Bey’de: Yarın Firari sıfatıyla Savaşa katıl ve düşman cephesini toplarla döv. Zaferi getir,” diyor. Toplar cepheye girince düşman geri püskürtülüyor. Kuvay-i Milliye’ de Büyük Menderes köprü başı savaşını kazanıyor. Burada İki başı sarıklı Mücahitleri de anmak istiyorum. Bunun biri Aydın Müftüsü Esat Hoca (Esat İleri); diğeri ise Denizli Müftüsü Ahmet Hulisi Efendi (Ahmet Hulisi Müftüler) . Bu iki büyük din adamının Kurtuluş Savaşına yaptıkları katkıları ve destekleri de çok büyüktür. Nasip olursa bu iki başı sarıklı Milli Kahramanlarımızı da anlatacağım. Büyük Menderes Havzası’nın Kuvay-i Milliye komutanı olan Demirci Mehmet Efe hakkında çok yanlış yazılar yayınlanıyor ve Denizli  olaylarında asıl suçlular gizlenerek, Sökeli Ali Efe ve Demirci Mehmet Efe  suçlanıyor. Bunları da anlatmak için planıma almış bulunuyorum. Bir de Miralay Şefik Bey, neden Aydın’dan Sürüldü? Bu konularda Aydın ve Söke’nin kurtuluşu ile alakalıdır ve şuana kadar, Aydın ve Söke literatuarına girmemiştir. 3 Eylül günü yapılan panelde bu konulara yer verilerek, doyurucu anlatımlar yapılması gerekirdi. Ama olmadı. Daha önce dediğim gibi taşıma su ile ne yazık ki değirmen dönmüyor. Cumhuriyetimizin 50. Yıl dönümünde Değerli ve rahmetli Başbakanımız Sayın Demirel tarafından valiliklerce İl yıllıkları yaptırıldı. Bu yıllıklar her ilin o yıllara kadar ki yapılmış bilgilerini içeriyordu. Aydın İli’nin Tarihini hazırlama Konusu rahmetli Hocam Sayıt Gürpınar’a verilmişti. Ben o yıllarda Afyon İli Dinar ilçesinde görevli idim. Sayıt Hocamın Güzelçamlı’ da yazlığı vardı. Onun yanında komşuları olan Naci Özden ile Yusuf Şahin ise vardılar. Bu ikisi de O yıllarda Milli Eğitim Bakanlığında Personel dairesinde atama işlerinde görevli idiler. Genelde atama listelerini hazırlıyorlardı ve topluca bakana imza için sunuyorlardı. Bakanda imzalıyor ve tayin işleri oluyordu. Dinar’da beş yıl görev yapmama rağmen her nedense tayınım olmuyordu. Sayıt Hocamın yanına hem ziyaret ve hem de bu tayın işi için gelmiştim. Onun bakanlıkta tanıdığı çok arkadaşı ve dostları vardı. Durumu anlattığımda bana:

-Senin tayın işin kolay, Naci Özden Bey ile Yusuf Şahin Bey buradalar. Onlara söylerim, tayının Aydın’a yaparlar dedi. Elinde bir dosya vardı ve çalışıyordu. Ona sordum:

-Hocam, siz emekli oldunuz, bu yazılarda ne? O gülerek:

-Koca Aydın’da sanki başka öğretmen yokta Yapılacak olan Aydın İl yıllığının Tarih Bölümünü  yazmayı bana vermişler! Bende ona:

-Oh ne güzel. Tarih yazmak hem kolay ve hem de zordur, ama çok zevklidir. Bana:    “Çocuk benimle eğlenme, kolaysa alda sen yazda görelim! dedi ve dosyayı bana uzattı. Dosyayı inceledim. Sonra:

-Senin yazacağın planın nerede dedim. O kafasını sallayarak:

-Ne planı. Birde plan mı yapacağım? Deyince, elbette önce bir plan yapacaksın. Bu plana göre bulgularını yazacaksın.

-Çok bilmiş, öyleyse planını yap ta göreyim. Kâğıda planı şöyle çıkardım ve dedim ki: Aydın İlinin tarihini üç bölümde değerlendirebiliriz. Birinci Bölüm, Antik çağ Yani Türklerden Önce Aydın; ikincisi ise Türkler döneminde Aydın. Türkler dönemini de iki bölümde inceleriz. Birinci bölümü Cumhuriyet’ten önce Aydın. Cumhuriyet’ten sonra Aydın. Hocam yüzüme bakarak:

“ -Çocuk doğru söze ne denir? Haydi bildiğin gibi yaz, bende senin tayının yaptırayım! Böylece anlaştık ertesi günü kütüphaneye gittik, Asaf Gökbel’in Aydın Tarihini, Cumhuriyetin 15. Yılı anısına yazılmış olan Aydın’ın Cumhuriyet döneminde yayınlanmış olan ilk yıllığı ile 2. Yıllığını bulduk ve aldık. Bunu güzel bir planla yazmaya başladık. Yazı bir hafta sürdü. Bu yazıyı hocam götürüp yıllık hazırlama kurulu başkanına taktim etti.  Burada yaptığımız yüz yüze mülakatlar ve daha önceki yayınlarda yer alan bilgiler oluştu. Bu yıllık Aydın’da basılan ve yayınlanan en kapsamlı yıllık oldu. Hocamın adı ile yayınlandı. Çünkü görev onundu. Benim kârım ise Aydın’a gelmem oldu. Bu arada rahmetli Müfettiş Maksut Doğan ile Samittin Eraslanoğlu ile tanışma şansımda oldu. Onlarda bu yıllıkta görevli idi. Şimdi biz geçmişe bir nokta koyalım ve asıl konumuza dönelim.

Batı Anadolu’yu işgal eden bu düşman azgın bir sel gibi, devrile devrile Anadolu’nun içine doğru akıyordu. İşte o acıklı günleri Söke’de ve Aydın’da yaşayan İskender Cenap Ege, bu acılı günleri gördü ve yaşadı. Gözleri dolu dolu, yüreği kanaya kanaya işgal edilmiş yurdundan ve yuvasından kaçmak zorunda kaldı. Rahmetli o yılları anılarında şöyle anlatıyor:

“ -Çok küçük yaşımda babamın memleketi olan Söke’den Aydın’a göçtük. Çocukluk anılarım arasında kalan en canlısı budur. O kaçış sahnelerini dile getirmeyi, yazmayı çok isterdim. Fakat olmadı, yazamadım.” Diyor. Yazsaydı elbette iyi olurdu. Ama biz onun bazı düşüncelerini Beşparmak Dergisine aktardık ve bazı şiirleri ile de yayınladık. Zaten tarihimizin bu acı günlerini yaşayan ve görenler asla unutamıyorlar. Yukarıda verdiğimiz şiiri de o günlerden kalbinde kalan izler değil midir?

İşte o acı günlerin çocuğu, büyümüş, okumuş, öğretmen olmuş, Aydın Senetörü Olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin bir bakanı olmuş. Bu milletin bir daha bu kara günleri yaşamaması için çalışmış ve çabalamış şiirler ve destanlar yazarak, halkımıza o acı yılları anlatmıştır. İşte Aydın İlinin kurtuluşu üstüne Yazdığı çok ünlü şiiri, gelin hep birlikte okuyalım:

 

KURTULUŞ ÜSTÜNE

Menderes çukurunda düğün var

Yine 5-6-7 Eylül

Yine zeybekler yürür kol kol

Davul döne döne vurur

Efem coştukça “Hey!” çeker

Diz vurur…

 

Menderes çukurunda düğün var

Yine 5-6-7 Eylül

Yıllar yıllar evvel

Yürümüş Yunan gavuru

Destursuz girmiş

Aydın’ıma, Nazilli’me, Söke’me

Esmiş bir yangın

Kavrulmuş evleri damları

Yakılsın diye Menderes çukuru

Baştan tırnağa

Yollara dökülmüş hep insanlarımız

Bu kahpe saldırıdan

Bu sırtlan sürüsünden

 

Ağaçlarda hep ürün 

Toprakta sararmış hep başak

Ama düşman  adi, düşman alçak.

 

Koymaz yanına bunu Türk Milleti

Nitekim toplanı vermiş efelerim, zeybeklerim

Vatan için çekilmiş kılıçlar kınından

Yiğitler pazarı kurulmuş bir yandan

 

 

Erkek olan oluk oluk verir

Vatan uğruna kanını

Çine’de toplamış efeler kızanlarını

Şahlanmışlar Köşk deresi kabarmış

O gidenlerde Yunan kellesi bir para

Zeybek geliyor deyince

Pabuç mu kalır Yunan’da

 

Sonra

Gürlemiş vatan üstünde bir ses

Kulak ver Mustafa Kemal bu

Şakaya gelmez

Ve gelmemiş de

 

Aslan yatağında barınamaz sokak köpeği

Sökül İzmir’e doğru

Gelen Mustafa Kemal’in ordusu

İşte böyle bir Eylül Sabahı yine

Atların nal sesleri ile

Bir bir açıldı kapılar

Nazilli’si, Söke’si, Aydın’yla

Köy köy kurtuldu yurdum

Her eylül günü

Kurtuluş şerbetini

Türk Milleti içer yudum yudum.

 

Menderes çukurunda düğün var

Yine 5-6-7 Eylül

Yine zeybekler yürür kol kol

Davul döne döne vurur

Zurna bir taşar, bir durur

Efem “Hey!..” çeker diz vurur

Menderes çukurunda düğün var

Yine 5-6-7- Eylül.

 

Kendisini saygıyla ve rahmetle anıyoruz, ruhu şad olsun.

 

Bu makale 323 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz