söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



YAŞAR ÖRKELİ - MEKTUBUN ÜSTÜNDEKİ GÖZYAŞI İZLERİ-6


YAŞAR ÖRKELİ

 

MEKTUBUN ÜSTÜNDEKİ GÖZYAŞI İZLERİ-6

 

Aslı ile görüştükten sonra daha sık mektup gelmeye başladı. Ben onun, idealindeki biri olduğumu, en kısa zamanda evlenmek istediğini yazıyordu. Benim yazdığım mektuplar, kendi evleri yerine yan komşusuna gidiyormuş. Bunu konuşmalarımız arasında söyledi. Kendine yakın gördüğü ki-şilere, halasına ve kızına benim fotoğrafımı gösteriyor, evle-neceğim erkek bu diyormuş.                                                                      Halası;-Sakın bu çocuğu kaçırma, çok iyi birine benziyor, ben sana yardım ederim, Annene ve babana bu konuda bir şey söyleme, diye yazıyordu mektubunda.  

Ben bu yazılanları okudukça kendime güvenim artıyordu. İlk buluşmadan sonra, on beş günde bir iş yerinden izin alıyor, İzmit’te, elize pastanesinde buluşuyor, kahvaltımızı yaptık-tan sonra, elele Atatürk heykelinin bulunduğu parka gidiyor, saatlerce konuşuyorduk. Bu buluşmalar 1977 yılında değin böyle devam etti. 

1977 yılının nisan ayının ilk haftasında, Atatürk heykelinin yanında beklerken; sevgilim, canım, Aslı’m karşıdan geliyordu. Birbirimize sarıldıktan sonra ellerimin arasındayken yüzüne baktım, gözyaşı akıyordu, ağlıyordu:                                                                                                                   - Yaşar’ım bitsin bu hasretlik, senin yokluğuna dayanamıyo-rum, ben böyle kaçamak buluşmak istemiyorum! Annem bu ne dalgınlık kızım, hastamısın, yemek yaparken ocaktaki yemeği yaktın diyor?  Seni düşünmeden yapamıyorum, uyuyamıyorum hasta olacağım diye korkuyorum! Dedi.                                                                                                                Ben;- Bende seni düşünmeden edemiyorum. Amirim sık sık izin alma sonra işten çıkarırım, son zamanlarda benden ran-dıman alamıyormuş diye tehdit etti. Canım bunlar geçecek güzel günler bizi bekliyor. Şimdi sen eve gidince: halanla konuş durumu anlat, onun fikrini al. Halan,  Anne ve baba-na durmunu anlatsın, onların düşüncelerini sorsun, annen ve baban sana bu kunuda fikrini sorarsa, sende durumumu-zu anlatırsın, mektubunda yazarsın bir tanem. Dedim. Aslı gözyaşlarını tutamadı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben-de kendimi tutamadım başladım ağlamaya, orada oturmaya gelen kişilerden bizi görenler, yanımıza gelerek:- Gençler kötü bir durum yok değil mi? Diye sordular. Biz ellerimizle yok işareti ettik. Ben, onun elini, o, benim elimin üstünü öpüyordu. Zamanda su gibi akıp gidiyordu.  Ayrılık vakti gelmişti. 

Aslı;- Canım benim gitmem gerek, ailem merak eder, hafta-ya gel, yine burada aynı saatte buluşalım.                                                                                                               Ben;- Aslı’m haydi şimdi buradan benim evime gidelim. Sensiz yapamıyorum, sen dünyamsın, ekmeğimsin, havamsın, suyumsun, sen yoksan bende yokum, sen benimsin, annen seni benim için dünyaya getirdi. Dedim. Sarıldık, ben onun alnından öptüm.                                                                            Aslı;-  Sabret Yaşar’ım az kaldı. Halamdan haber bekliyorum. Haftaya bir haber çıkar, daha detaylı konuşuruz. Onunla beraber şehiriçi minibüsüne bindik, evine yakın yerde indik, ben kahvehaneye o evlerine. Ben yine bir bardak çay içtikten sonra, evlerinin önünden geçerken balkondan bakıyordu, biraz daha yürüdüm tekrar geri döndüm, kahvehaneye doğru yürürken hâlâ balkondan bakıyordu. Her on-günde bir buluşuyor; birbirimizle dertleşiyoruz, hasretliğimizi gideriyoruz. Günler böylece geçip giderken, aylarda geçiyordu.1978 yılına girdik.                                                                                                                                                                           

Bu yıl hareketli yılımız oldu; nisan ayının ortalarında halasının babası ile konuştuğunu, babasının kabul ettiğini; “Ailesiyle gelsin istesin, ben Aslı’nın durgunluğundan anladım, evlat ne yapabilirim? Yazılı mektup aldım. Telaşlı gün-lerim başladı. Ortanca ablam Şükriye, Eniştem Mehmet, Eniştemin annesi Kezban teyze, babası Hüseyin amca ve ben hep birlikte otobüsle İzmit’te vardık. Akşam Şükriye ablam, eniştem ve Kezban teyze, Aslı’nın oturduğu eve gir-diler. Ben ve Hüseyin amca kahvehaneye gittik, çünki be-nim gelmemi istememişler, öyle haber geldi. Hoşbeş ettik-ten sonra: eniştem Mehmet, Aslı’nın gönderdiği mektubu gösterip; -Biz, kızınızı istemeye geldik diye söze girmiş.  Aslı’nın yüzü gülüyor, ailenin diğer fertleri kızgın, annesi Aslı’yı mutfağa çağırıp dövüyor, kabul etmeyeceksin diye baskı yapıyormuş, Aslı, ablamın yüzüne bakıp yardım istiyor, mutfağa gelmesi için işaret ediyor, çaresizlikten boynunu büküyormuş. Ablam, durumu anlamış, Aslı ile mutfağa gitmişler.                                                                                        Aslı;- Abla, beni dövüyorlar, kabul etmememi istiyorlar, beni kurtar bu durumdan, diyerek, ablama sarılıyormuş. Ablam;- Sizin kızınızı zorla istemiyoruz ki, dövmenizin bir anlamı yok, bu iki aşığı birbirinden ayırmanın ne anlamı var? Demiş.                                                                                 Babası, eşine kızgınlıkla bakarak;- Neden dövüyorsunuz, kızımız davet etmiş, onlarda gelmişler. Kızım, sen istiyormusun? Diye sormuş, Aslı’da başıyla onaylamış.                                                                                                              Babası;- Biz düşünelim, karamızı bildiririz, bu gece burada kalın yarın gündüz gidersiniz. Demiş. Ertesi gün, ablam ve ailesi ve ben evlerimize geldik.

Ablam;- Ümidim yok, kız istiyor, anası işi bozuyor, sen yine ümidini yitirme kardeşim. Dedi. Bir hafta sonra mektup geldi. 

Mektubunda: “Yaşar, beni her gün dövüyorlar, o oğlanı istemiyeceksin diye baskı yapıyorlar, bende istemiyorum dedim, seninle konuşmam gerek, en kısa sürede buluşalım. Annem, senin canın koca istiyorsa, benim akrabam var onun oğluna vereceğim, haber gönderdim seni istemeye gelecekler diye söyledi, seninle evlenemezsem kendimi öldürürüm.” Diye yazıyordu. Okudum, başladım ağlamaya, ne kadar sürdü bilmiyorum! Uyandığımda sabah olmuştu, işe gidiyordum. Amirimden izin aldım, ertesi gün İzmit’te buluşma yerinde bekliyordum. Aslı’m karşımdaydı.

Ben;- Aşkım ne yapacağız, haydi şimdi beraber Söke’ ye gidelim.                                                                                            Aslı;- Şu şeker bayramı geçsin, babamın üzülmesini istemi-yorum. Haftaya sözüm söz kaçacağım, senin olacağım, be-nimde dayanacak gücüm kalmadı.  Dedi.                                                                                        Ben;- İnana mıyorum Aslım, inanamıyorum, Allah’ım bu sevgimiz bitmesin, sen bize yardım et. Dedim, Aslı’ma öyle sarıldım ki, kemiklerini kıracağım diye korktum. Mahalle arkadaşım Fikret, Sakarya üniversitesi inşaat bölümünde okuyordu.

Arkadaşıma mektup yazdım; “Fikret, (9-Eylül-1978) günü yengeni kaçıracağım, bana yardım edermisin?” Diye yazılı mektubu postaya verdim.                                                                                                                                  Fikret ile 9 Eylül’de “Elize” pastahanesinde buluştuk. 

Hoşbeş ettik:

Ben;- Yengen ile bugün saat 14’de kaçacağız, senin yardımına ihtiyacım var. Dedim.                                                                                                           Fikret;- Yardım etmeyecek olsam neden geleyim, yalnız giderken Sakarya’dan eşyalarımı almam lazım. Dedi.

Ben;- Fikret, yengen heykele gelecek, buradan taksi tutup, Sakarya’ya gideriz, eşyalarını alırız, oradan ayrıca bir taksi tutup Söke’ye gideriz.  Arkadaşım, taksicinin anlamaması için annemiz öldüğünden dolayı; “kız kardeşimi ve oğlan kardeşimi almaya geldim.” Diyelim, kaçtığımızı anlamasın.                                                                                            Fikret;-  Tamam Yaşar, saat yaklaştı, sen istersen yengenin evinin tarafına git-gel, yağmurda çiseliyor. Dedi. Ben mini-büse bindim; evinin yakınında indim, evin önünden geçer-ken balkonda yoktu, tekrar arkadaşımın yanına geldim.                                                                                                   Arkadaşım;-  Yenge geldi. Dedi. Minibüs durağında ayakta beklerken, gencin biri yaklaşıp laf atıyordu. Onu görünce kan beynime şıçradı. Ben ve arkadaşım Aslı’nın yanına gel-dik, genç bizi görünce hemen uzaklaştı.

Ben;-  Aslı hoş geldin, haydi gidelim. Dedim. Taksi tuttum, Sakarya’ya doğru yol alıyorduk, arkadaşımın evinin önünde durduk. Fikret eşyalarını aldı ve hep beraber taksi durağına gittik. Durakta Söke ve çevresini bilen birini sorduk; bilen biri çıktı, kaç liraya götüreceğinde anlaştık, gitmeye başladık. Üçümüzde üzgün pozisyonunda olduğumuz için, şoför;- Geçmiş olsun üzücü bir durum mu var?  Diye sordu.

Ben;- Annemiz öldü, kardeşlerimi götürüyorum.  Dedim. Karnımız aç olduğundan, lokantadan karnımızı doyurduk, yola koyulduk. Kuşadası’na sabaha karşı 04.00 sularında vardık. Arkadaşımı amcasının evine bıraktık.

Ben;- Fikret, amcana kaçtığımızı söyleme olur mu? Dedim. Bizde Şükriye ablamın evinin önünde indik.

Evin zilini çaldım; 

Ablam;-Kim o?

Ben; -Abla biz geldik, ben Yaşar,  dedim, ablam kapıyı açtı içeri girdik.                                                                                           Ablam; - Siz ne yaptınız böyle?

Eniştem; - Biz haber bekliyorduk!

Aslı; - Enişte beni başkasına vereceklerdi. Bende Yaşar’a mektup yazdım, anlaştık, bugün bizde kaçtık. Dedi.

Ben; - Abla biz hem uykusuz, hemde açız. Dedim. Şükriye ablam sabahleyin bitişik binada oturan Huriye ablama, haber vermiş ertesi gün beraberce Söke’deki evimize temizlemeye gittiler.

 

Bu makale 545 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz