söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



TARİHTEN BİR YAPRAK


TARİHTEN BİR YAPRAK

 

İtalyanlar nüfus sahası olan Söke’yi terk edip gittikten sonra  Yunan işgal kuvvetleri savaşın sona ermesine 4-5 ay kala 22 Nisan 1922’de ellerini kollarını salalyıp şehre girdiler. 30 Ağustos 1922’de Afyon’da uğradıkları hezimetten sonra bundan 97 yıl önce Aydın ilinden kaçmaya başladılar. 6 Eylül’de Söke’yi, 7 Eylül’de Aydın’ı ve Kuşadası’nı, 9 Eylül’de İzmiR’i terk edip kaçtılar.

İstilacıların bozgun halinde çekilmeye başlaması üzerine paniğe kapılan yerli kurumlar, imkanları elverdiğince kağnı, at, eşek gibi ilkel taşıma araçlarıyla Türkiye’yi terk etmeye başladılar. Onlar için kıyameti çağrıştıran bir göç, esasında her yaştan insan birbirini kaybetti. Onların bir çoğu yollarda açlıktan ve susuzluktan öldüler. Bu hengamede ailelerini kaybeden ve kendilerini ifade etmekten aciz olan küçük çocuklar Türk aileleri tarafından evlat edinildiler. Dha sonraki yıllarda Atina radyosu, özel kayıp saatleride bu insanların adlarını anons edip durdu. Fakat hiç biri bulunamadı. Bu yayınlar, umut tükeninceye kadar sürdü…

Söke - Sisam Metropolitliğine bağlı Gelebe (Güllübahçe),Yoran (Didim), Akköy, Akyeniköy, Domatça (Doğanbey) köy ahalisinin tamamı ortadoks Rumlardan oluşmakta ve Sisam Adasına yakınlıkları dolayısıyla her türlü ihtiyaçlarını bu ada üzerinden gidermekte, sadece çok gerektiğinde o’da resmi dairelerdeki illeri için Söke’ye inmekteydiler. Özellikle Yunanlılar, gözden uzak olma avantajı ile başlarına buyruk, devlet içinde sanki özerk bir bölge gibi bir yaşam sürdürmekte, köylerinde güvenlik için bulunan Türk Jandarmasına bile tahammülleri yoktu. 

Yunanlıların Söke’yi işgal etmesiyle sabıkalı Rum köyleri serkeşliklerini daha da artırdılar. Balat gibi halkı tamamen Türk olan köyler, Türk çiftlikleri ve Yörük göçerler  çok zor günler geçirdiler. Rum köyleriyle. Sisam Rumları geleneksel işbirlikçileriyle beraber  söke Ovasında terör estiriyor. söke’ye gitmek isteyen Türkleri yolarda taciz ediyor, hayvanlarını gasp edip Sisam’a kaçırıyorlar. Sadece 1919 yılı içinde Söke Ovasından 4 bin kadar kasaplık büyükbaş ve küçükbaş hayvanı ve 200 kadar atı gasp edip sisam’a kaçırdılar. Artık Türkler, köylerinden damlarından çıkamaz ve söke’ye gidemez oldular.

Hayat bu şartlarda akıp giderken devran değişmeye başladı. 30 Ağustos 1922’den sonra Yunanlılar işgal ettikleri bütün yerlerden kaçtıkları gibi Söke ve Kuşadası’nda da çekip gittiler. Gerçekle baş başa kalan yerli Rumlar, katledilmek korkusuyla büyük bir paniğe kapıldılar. Sisamlı soydaşlarının yardımıyşla taşınır ve taşınmaz tüm mal varlıklarını arkada bırakarak sadace yükte hafif, pahada ağır para ve mücevheratını yanlarını alarak Sisam’a canlarını zor attılar.

Bu arada Yuyanlı Akköylü, Gelebeçli, Domatçalı, gelinlik Rum kızlarının sandık içindeki çeyizleri emanet edecekleri bir kimsesi olmadığından ortada kaldı ve savrulup dağıldı.

Bugün köşemde anlatacağım hikaye, Rumların kaçışı esnasında kaçmayıp da zorunlu mübadele ile Söke’yi terk  etme telaşında olan bir ailenin tamamıyla gerçek olan dramı anlatacağım.

Günümüzde hikayedeki kahramanların çocuk ve torunları hala hayatat olduğundan, onları huzursuz etmemek ve incitmemek için yer ve şahıs isimlerini olayın kahramanlarından Dr. Süleyman Kuntalp Bey’in dışında değiştirilmiştir.

 

“30 Ağustos 1923’de Lozan’da zorunlu mübadeleye ilişkin sözleşme ve protokol imzalanmış, Karma komisyonlar kurulmuş, 1 Mayıs 1923 tarihi itibarıyle “Zorunlu ahali” mübadelesi resmen başlamıştır.

Mübadele tarihine kadar nasılsa kaçmayıp da Sökede akrabalarının yanında misafirhanelerde sıkışıp kalmış olanlar da doğup büyüdükleri toprakları terk etmek üzereydiler. Mübadele hızla başlamış oradan gelenleri, buradaki gidenlerin yerini alıyordu.

1923 yılının sıcak bir haziran sabahı, Söke tren garı, kıyamet gününü andıran bir kalabalıkla doluydu. Son mübadil kafilesini alıp götürecek olan trenin köhne vagonlarına kendilerini atabilmek için itişip kakışmaktaydı. Kasabalıların yanı sıra köylerden gelip de misafirhanelere sığınmış olanların ağır hastaları ve halsiz ihtiyarları vardı. Bu nedenle diğer köylüler gibi Sisama kaçmış, Sökedeki akraba ve misafirhanelere sığınmışlardı.

Hikayemizin kahramanlarından Yorgo Hristaki ve gencecik 9 aylık hamile eşi Marista da bu keşmekeş kalabalığın içinde bulunuyordu. Yorgo eşinin hamimeliği ve hastalığı nedeniyle diğer köylüler gibi Sisama kaçmıştı. binbir zorlukla Sökeye gelerek Rum Beyi Benlioğlunun Rum mahallesindeki konağına yerleştirildi. Dispanserin başhekimi aynı zamanda kadın hastalıkları uzmanı olan Giritli Süleyman Beydi. Doktorun olağanüstü gayretleriyle öğleye doğru Marista dünyaya bir oğlan çocuğu getirdi. Fakat bütün çabalara rağmen genç anne kurtarılamadı.

Büyük ızdırap içinde kıvranan Yorgo, büyük bir çaresizlik içindeydi. Yapabileceği birşey yoktu. gözyaşları içinde Maristasına son bir defa sarılarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Doktor rahatlaması için ona müdahale etmedi. Yorgo içi kan ağlayarak, karısı ve oğlunu dispanserde Alp İşhanını olduğu yer, terk ederek, ileride kavuşacağını hayal ederek son dakikada trene yetişir. makinist ağır ağır trene yol verirken, elveda dercesine trenin tiz düdüğünü uzun uzun bir süre çaldı durdu.

Marista, Fransız vatandaşı olması nedeniyle mübadeleye tabi tutulmayan ve Sökede kalmış olan bir kaç Rum ve hayırsever Türkler tarafından defnedildi.

Dr. Süleyman Bey, öksüz ve yetim çocuğu evlat edinmek için Rum aile bulamayınca, zorunlu olarak onu Giritli mübadili bir aileye evlatlık olarak verdi. Çocuğun yeni ailesi Demir Efendi ile eşi Enveriye Hanım bebeğe Hüdaverdi adını vererek nüfuslarına kaydettiler.

Ailenin üç kızından başka erkek evlatları olmadığından Hüdaverdi öz evlatları gibi el bebek gül bebek olarak büyütüldü. Oğlan delikanlılık çağına geldiğinde mahallenin Ali kıran baş kesen bir kabadayı olup çıktı. Kız kardeşleri okuyup öğretmen, hemşire ve ebe oldular. Hüdaverdi’ye gelince okumakta gözü yoktu. Babası Demir efendi gibi iyi bir kahveci oldu. Askerliğinden sonra iyi bir ailenin kızı ile evlendirildi. Mutlu bir evliliği oldu. Çoluk çocuğa karıştı. Fakat ne yazık ki kaderin önüne geçilemedi. Annesinden miras aldığı verem nedeniyle çok genç yaşta hayata vedia etti. Çocuklarını büyütüp yetiştirmek Demir Efendi’ye kaldı.

Şu an Hüdaverdinin çocukları ve torunları hala hayatta ve mutluluk içinde yaşamlarını sürdürüyorlar. baba Yorgiden hiç haber alınamadı. Düşlediği gibi Hüdaverdisine kavuşamadı. Türkiyeye gelmeme nedeni eşinden geçen bir verem hastalığı olabilir mi?

ama unutuldu gitti.

Dr. Süleyman Kuntalp, daha sonra İzmire yerleşerek 1. Beyler sokağındaki muayenehanesinde mesleğini sürdürdü.

İzmirin ünlü Belediye başkanlarından Selahattin Ayçiçek, Süleyman Beyin damadıdır.

Ancak Giritli Kahveci Demir olarak geçen şahsın ismi gerçek değil. Hikayemizde sadece Dr. Süleyman Kuntalp’in adı gerçek.

Ancak Yorgo’nun torunları Sökede hala içimizde yaşamaktadır. Ama kim oldukları belli değil…

 

Bu makale 109 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz