söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



Serkan Oklay - Kıvırcık...


Serkan Oklay

e-mail: serkanoklay15@gmail.com>

"Üç Nokta..." 

 

Kıvırcık...

 

Cumartesi gecesi “Acaba ne izlesem?” diyerek bilgisayardaki arşivimi kurcalarken gözüme ilişen o eski film maziyi aklıma getirdi. Bak şimdi nasıl da utançla kızardım yine. Allah cezanı versin Titanik… Yıllar sonra aldığın o Oscar başında paralansın Leonardo… Asıl seni unuttum zannetme Tolga Dal... Titanik ve Leonardo’nun bu olayda kabahati yok ama yine de kısmi olarak sorumlular. Benim işgüzar kardeşim Tolga’nın gazı olmasaydı yerin dibine girdiğim o kötü geceyi asla yaşamazdım. Neyse, sövme kısmına sonra devam ederim… 

Yıl 1997. On beş yaşındayım. Lise bire gidiyorum. Yani aklımın başımdan bir karış havada parende attığı dönemler. Kafatasımın içindeki beyin denen organı üç beş madde hariç hiçbir şeyle meşgul etmiyorum. Basketbol, gezmek, müzik ve kızlar… Bu saydıklarım arasında en önemli maddenin kızlar olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Tipik bir ergenin doğal sürecinden geçiyordum yani; Gençlik hormonları tüm vücutta son sürat gezerken beyin o hıza yetişemeyerek düşünme yetisini kaybediyor, bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle zaman tüketilmeye çalışıyordu. Sabah okul, öğleden sonra dükkânımızda çalışma, akşamüzeri basketbol, akşam ödev – ders (Tabi evdekilere yutturduğum ölçüde.), uyku gibi standart ama içeriğinde hep değişkenlik arz eden faktörlerin, yani kızları düşünmenin etkisiyle günü bitiriyordum. O zamanlar evdekilerin “Oğlum bu kafayla gidersen sen nasıl okulu bitireceksin? Biraz daha ders çalışsana!” gibisinden can alıcı telkinleri bir kulağımdan girip öbüründen çıkmayı bırakın, kulağımı bile bulmuyordu. İşte tam o zamanlarda Tolga ile beraber gittiğimiz dershaneye siyah kıvırcık saçlı bir kız gelmişti. İsmini yazmak istemediğim için ondan bahsederken “Kıvırcık” demek istiyorum. Kıvırcığın dershaneye geldiği ilk gün kalbimde bir ritim değişikliği olduğunu hatırlıyorum. Koridorda onu gördüğüm an öylece donup kalmıştım. Yani âşık olmuştum… O gün derslerde yanımda oturan Tolga’nın sulu şakalarına bile tepki verememiştim. Normalde birbirimizin yaptığı haytalıklara komik olmasa da sırf eğlendiğimiz için gülerdik. Ancak ben o anlarda Kıvırcığı düşünüyordum. O günden itibaren benim bu düşünme sürecim bir hafta kadar uzadı. Gece-gündüz, aç-tok, uykulu-uykusuz, her an aklımda o vardı. Bu işin böyle olmayacağını anlayınca ortak arkadaşlar vasıtasıyla bir yolunu bulup tanışma fırsatını yakaladım. Ve artık Kıvırcıkla arkadaştık…

Kıvırcık Sökeli olmadığı için yurtta kalıyordu. (Şuan nereli olduğunu bile hatırlayamıyorum. Koskoca yirmi bir yıl geçmiş.) O günlerde çocukluk bu ya hiç geçmeyecek bir aşk acım var diye derbeder psikolojisine bile girmişliğim oldu. Neyse ki Ferdi baba sağ olsun o günlerde hemen derdime yetişti. Bir doz Bana Sor, bir doz Neyleyim Sen Yoksan Eğer alıp kendimi rahatlatıyordum. Günler böyle geçerken biz Kıvırcık ile çok iyi arkadaş olmuştuk. Her yere beraber gidiyor, beraber ders çalışıyor, yurda geç gittiği bazı geceler beraber yemek yiyorduk… Ama ben bir türlü aşkımı ona söylemiyordum. İşte o günlerde Efes Sineması’na Titanik gelmişti. Ben de hemen filme gidip Celin Dion ablamızın My Heart Will Go On şarkısı eşliğinde herkes gibi salya sümük ağlamıştım. Hatta aşk acımı taze tutmak için filme iki sefer gitmiştim… (Ulan  Titatnik, ulan Titanik…)   

Günler böyle geçerken halime üzülen sivri zekâlı kardeşim Tolga o an için çok mantıklı, ancak benim gibi aşk beceriksizi bir adama hiç uygun olmayacak bir plan yaptı. Plan şöyleydi: Kıvırcığı alıp Titanik filmine götürecektim. Filmin sonuna doğru aşk ve hüznün tavan yapıp sinemadaki hıçkırık seslerinin arttığı sahneyi hatırlarsınız: Leonardo abimiz suya yavaş yavaş batarken Kate ablamız gözyaşları içinde ona bakakalır. Sahnenin ardından hepimizin beynine ve ruhuna işleyen o tanıdık melodiler duyulmaya başlar… İşte o sahnede ben Kıvırcığın elini tutup “Ben sana âşık oldum.” dedikten sonra öpecektim. Plan basit, fakat ben beceriksizdim. Zaten beraber geçirilen onca zaman sonunda bir atak gelmediği için Kıvırcık benden ümidi kesmiş, hatta bu beceriksizliğimden dolayı sıkılmaya da başlamıştı. Kız yan yan benden kaçmaya çalışıyordu. Hatta bazen terslediği bile olmuştu. Ama ben aptal âşık tüm bunları kur olarak görüp kızı rahat bırakmıyordum. Sanırım sinemaya gitme fikrimi de son kez birlikte zaman geçirip, daha sonra benden kurtulmak ümidiyle kabul etmişti. 

Sinemaya gittiğimiz o akşam öyle heyecanlıydım ki biletleri alırken ellerim titriyordu. Gişedeki abinin yine mi sen bakışları eşliğinde salona girip yerimize oturduğumuzda heyecanımdan kızla konuşamıyordum. Çünkü yapacaklarımı unuturum diye korkuyordum… Beynim sadece hedefe kitlenmişti: O sahne gelecek, kızın eli tutulacak, naif ve sevgi dolu bir tonla kelimeler dudaklardan dökülecek ve aynı dudaklar kızı öpecekti. Ben bunları düşünürken film başlamış, zaman geçtikçe herkes filme kendini kaptırmış, o güzel aşk bombardımanı sinemadaki herkes tarafından hissediliyordu. Gemi çatırt diye ortadan ikiye ayrılıp insanlar filikalara bindiğinde bizim aşk böcekleri Leonardo abimiz ve Kate ablamızın duygu yüklü sahnesine sıra gelmişti. Sahnenin sonuna doğru filmin başından beri yüzüne bakamadığım Kıvırcığa başımı çevirdiğimde gözlerinden akan yaşları görünce bir cesaret planı uygulamaya başladım; İlk olarak karanlıkta elini tuttum. Daha doğrusu tuttuğumu zannetmişim. Hem de öyle zannetmiştim ki, zihnim daha önce planladığım sahneyi yaşıyordu. Aslında durumun biraz farkına varıp “Bu kızın ilk defa elini tutuyorum. Neden tepki vermedi acaba?” diye dursam hiçbir şey olmayacak, ama ısrarla devam etmem işi tamamen batırdı. Neyse, konudan kopmayalım… 

Sahnedeki duygu yüklü müzik başladığında kulağına doğru yanaşıp “Kıvırcık ben sana aşığım.” dedim. Gözlerim kapalı, dudaklar yüksük gibi olmuş, öpmek için ona doğru uzanmışım, tam yanağına dudaklarım değeceği sırada Kıvırcığın kızgın sesiyle kendime geldim. Beni geriye iterek “Serkan sen geri zekâlı mısın? Ne yapıyorsun öyle?” demişti. Kıvırcığın söylediklerinden sonra eminim yüzüm o karanlıkta bile fark edilecek kırmızı bir tona girmiştir. Paylanmanın etkisi beni kendime getirince gerçek durumu fark ettim. Ben aptal âşık kendimi olaya öyle kaptırmışım ki, kafamda kurduğum sahne oynanıyor zannetmişim. Meğer heyecandan kızın eli yerine koltuğun kolçağını tutmuşum. Üstüne üstlük heyecandan dudaklarım hedefi şaşırıp öpücüklerim Kıvırcığın oturduğu koltuğun arakasına isabet edince kız da doğal olarak yanındaki mala tepki vermişti... 

Kız bir yandan filmi izleyip, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu. Ben ise o anlarda Titanik gibi koltuğun içine yavaş yavaş batıyordum. Tolga’nın aklına uyduğuma mı, beceriksizliğime mi, yoksa Titaniğe mi kızsam diye düşünürken kafamın içindeki küfür istemsizce sesli olarak dışarı çıkmıştı: “A....'na k......nun Titaniği” deyivermişim. Kıvırcık da filmin sesinden en son kelimeyi duymayıp küfrü ona salladığımı zannedince ortam şenlik yerine dönmüştü. Benim şaşkın bakışlarım eşliğinde “Asıl ben senin … . Allah belanı versin. İstediğin olmayınca şimdi böyle oldu demi? Geri zekâlı, aptal…” gibisinden devam eden hakaret cümlelerini dinleyerek filmi üçüncü kez bitirmiştim...

Yurda gidene kadar küfrü ona değil de filme salladığımı söyleyip, yanlış anlaşılma olduğunu açıklamaya çalışsam da Kıvırcık beni dinlememişti bile. Bunu yapması çok doğaldı... Yanında yürüyen mal her şeyi mahvetmişti. Yurdun kapısına geldiğimizde Kıvırcığın ağzından tek bir cümle çıktı: “Bir daha seni görmek istemiyorum.”…

O kötü gecenin karanlığında eve dönerken artık aklımın çekmecelerine saklayacağım iki hatıram daha vardı: Kalbimi sızlatan bir aşk acısı ve yıllar sonra bugün bile anımsadığımda dilime dolanan o küfür: “A…..’na k.......nun Titaniği…”…

 

Bu makale 298 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz