söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ; MEHMET'İN HİKÂYESİ


YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ; MEHMET’İN HİKÂYESİ

 

 

Lodos Marmara’nın altını üstüne getiriyordu. Deniz tüm güzelliğini yitirerek kara bir boğa gibi saldırıyor, kopan dalgalar limanı adeta döğüyordu. Kocaşehir bugünlerde elini ayağını herşeyden çekerek kaderini beklerdi. Ufku kaplayan koyu sis perdesi ise şehri bir baştan bir başa saklardı adeta... Mavisini yitiren Boğaz’ın matemine katılan martılar ağlamaklı çığlıklarıyla, güzel günlerin özlemini duyarak uçmaya çalışıyorlar, bu manzaraya iştirak eden soğuk serpinti ise insanların iliklerini donduruyordu. Günün ortasında bile şehir karanlığa gömülmüş, Üsküdar’dan, Sarayburnu’ndan Haliç’in yamaçlarından minarelerin ancak silüetleri farkedilebiliyordu. Bu görüntüler Ayasofya’nın, Sultan Ahmet’in, Süleymaniye’nin doğaya baş kaldırışıydı.

Şair Cenap Şahabettin’in “Elhan-ı Şita”da:

 

“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçu?,

e?ini gayb eyleyen bir ku?

gibi kar...

 

Dizelerinde olduğu gibi kar ve kış İstanbul’u esir almıştı. Bu şehrin kışı böyle başlar, günlerce böyle devam ederdi.

İşte böyle karlı - kışlı bir günde ben vapurdaydım. Oturduğum koltukta iliklerime kadar ısınırken, hayallerimle baş-başa kalmıştım. Pencerenin önünden sadece şehir değil, yaşadığım unutulmaz yıllar ve hatıralar geçiyordu. Hayalhanemde neler yoktu ki... Kamaramızın garsonunun tepsiye vurarak:

“Çay var!, sıcak çay var..!” şarlatanlığını, ya da ortalarda dolaşan işportacının:

“Reklam olsun diye getirdik, kalem var, tarak, jilet var!..” Gevezeliğini duymuyordum bile...

Altımda vahşi dalgalarla boğuşarak giden vapur oldukça kalabalıktı. Çoğu kız ve erkek öğrencilerle doluydu. Belli ki bir okul İstanbul’a geziye gelmiş, dönüyorlardı. Kamaranın arka bölümünde bir grup, akordiyon çalan arkadaşına şarkılarla iştirak ediyorlardı..

 

“...Hatırla sevgilim,

o mes’ut günleri...”

 

Liseli günlerim geldi aklıma. Cidden Mes’ut günlerdi o günler. Bizler de onlar gibi tatillerde, hafta sonlarında yakın ya da uzak geziler düzenlerdik.

Alim çok güzel bağlama, Suat ise akordiyon çalardı. Sınıfımızın güzel sesli, yakışıklı öğrencilerinden Nedim, nazlansa da ısrarımıza dayanamaz birkaç klasik okurdu. Güzel sesi yanında musiki bilgisi de vardı Nedim’in... Bir hocaya veya cemiyete devam ettiği parmaklarının ucuyla usul tutuşundan belli olurdu. Bazen Kilyos’ta, Bazen Adalar’da, çoğu zaman da Belgrat ormanlarında doyumsuz saatler geçirir, tıpkı bu öğrenciler gibi eğlencemizi vapurla dönüşümüzle tamamlardık.

Tahsil boyu kaldığım İstanbul’da hep san’atın içinde olmuştum. Bu ortamda o kadar çok değerleri tanımıştım ki... Esasında her sokağından kültür fışkıran bu şehirde bulunmak başımı döndürüyor, mutlu oluyordum. Haydar Paşa’ya adımımı attığım andan itibaren beni efsunlayan bir hayatın başladığını farketmiştim. Edebi ve musiki aleminin yaşamış ve yaşayan insanlarıyla beraber olduğumu her an hissediyordum. Park Otel’den Yahya Kemal’le her sabahın erken vaktinde Üsküdar evlerinin camlarında yanan ışıklarını seyrediyor, Erenköy’de Yesari Asım’ın udunun tellerinde o kızın handelerindeki taze emelleri görüyor, Kaptanzade Ali Rıza Beyle birlikte sarhoş gönüllerle yıldızların altında dolaşıyordum. Sadece bunlar mı? Değil tabii... Üsküdar Musiki Cemiyeti’nden Mes’ut Cemil’in tanburunun, Refik Fersan’ın kemençesinin, Niyazi Sayın’ın neyinin, maziyi hatırlatan feryatlarını, Avni Anıl’ın, Erol Sayan’ın nakış gibi işlenmiş bestelerini, Cevdet Çağla’nın içimizi sızlatan keman taksimleri geliyor kulağıma... Aşiyan’da Tevfik Fikret’le, Aksaray’da Hüseyin Rahmi’yle, Boğaziçinde Orhan Veli ile beraber olmanın doyumsuz güzelliklerini yaşıyordum. Bu yüzden de kaldığım süre içinde bu şehri doya-içe, içe-doya yaşamıştım.

Vapurun penceresinde mıhlanmış gözlerimle hem dışarısını, hem de hayallerimi seyrederken, yanımdan geçen lacivert elbiseli; uzun boylu, esmer birisini farketmiştim. Bir anda ceketini tuttuğumu hatırlıyorum. Dikkatle baktım, gözlerimi oğuşturarak tekrar baktım. O idi... Mehmet’di O... Beni tanımış, ismimle sarılmıştı..

Mehmet Kim mi?

Size onun hikayesini anlatacağım. Okulu bitirmiş küçük bir kasabada eczane açmıştım. Kasaba benim kasabamdı; tahsil dolayısıyla epey ayrı kalmıştım. Ailemi tanıyorlar ama, beni hatırlayanların sayısı oldukça azdı. Hatırlayanlar da mahalle ve okul arkadaşlarımdı. Eczanemin karşısında küçük bir Sağlık Ocağı vardı. Tek hekimli, hastası oldukça az olan sağlık birimiydi burası... Mehmet de buranın hizmetlisiydi. O, hizmetliden daha ziyade doktorun eli ayağıydı. Hastaların soyunup giyinmesinde, küçük apselerin açılmasında, pansumanda, çoklukla doktorun kendi hizmetlerinde yardımcı oluyordu. Doktorun hanımının telefonla ısmarladığı üç-beş şeyi eve götürmek, elektrik dahil tüm fatura ve vergileri ödemek için banka banka dolaşmak Mehmet’in görevleri arasındaydı. Bu hizmetler için acele etmez, bir saatte yapılacak işleri yarım günde ancak tamamlayabilirdi.

Emekli yaşı dolduğu için bir bakıma keyfi çalışan Doktor Behçet babacan bir adamdı. Sigaranın sararttığı kırçıl bıyığı, beyaz gömleğine sığmayan göbeğiyle sokağımızın Behçet abisiydi. Yalnız sağlık konusunda değil, başı sıkışan O’na gider, sorununu anlatırdı. O’da her şeyi biliyormuşcasına yanıtlar verir, dertlerine arka çıkardı. Öğleden sonra doktorun kerahat saati başlardı. Bazen mesainin bitmesini beklemeden Şehir Kulübü’ne gider, masada boş bulunan dörtlüyü tamamlardı. Behçet abi briç’e pek düşkündü. Saatlerce masadan kalkmaz, yanına koyduğu aperatifiyle buzlusunu yudumlardı.

Doktorun ayrılmasıyla ocak Mehmet’e kalırdı. Güvenliğinden, temizliğine hatta ertesi gün bakılacak dosyaların tanzimine kadar... Mehmet temizlikte oldukça beceriksiz, hatta duyarsızdı. Bahçeden alacağı birkaç kova su ile odaları temizlemek yerine, O, kışın muayene odasındaki sobanın başında, yazın da avludaki küçük tahta kamerye’nin altında miskince oturmayı yeğlerdi..

Doktorun gün boyu kullandığı küvet, bisturi ve diğer sağlık gereçleri ertesi güne pisliğiyle kalırdı. Hatta doktorun masasını kirli yer beziyle sildiğini çok zaman gözlerimle görmüştüm. Bütün bu haylazlığı ve sorumsuzluğuna rağmen Mehmet saf, dürüst, şakacı ve sevimli bir delikanlı idi. Sağ yanağının altındaki derin Şark çibanı ilk bakışta bıçak yarası izlenimi verirdi... Gülünce sigaradan sararmış, kahverengi çürük dişleri, ütüsüz gömleği ve boyasız pabuçlarıyle Mehmet tam manasıyle bakımsızlığı ifade ediyordu.

Gazete okumayı sever, özellikle magazin gazetelerine bayılırdı. Mankenleri, film yıldızlarını burunlarından tanır, vücut ölçülerini dahi bilirdi. Çoğunun resimleri yattığı yatağın başucunda asılıydı. Üç ilacın ismini aklında tutamayan Mehmet, bunların isimlerini ezbere bilirdi. En çok da dedikodu sütunlarını, çöpçatan sayfalarını takip ederdi. Evlenmiş, boşanmış olduğunu daha önceleri söylemişti. Bir de çocuğu vardı. Mehmet duldu.. Nasibini bu sütunlarda arıyordu. Sabahları mesaiye çöpçatan sayfalarındaki “Dilek Kutusu”nu, “Gönül Postası”nı okuyarak başlardı. Özellikleri ve ölçüleri kendisine uyanları kalemle işaret ederek beklemeye alır, mektup yazar ve bazılarından resim isterdi. Çoğu zaman da “...Otuz beş yaşında, 1.75 boyunda, esmer, uzun boylu sigara dışında hiç bir kötü alışkanlığı olmayan memur bir beyim” deyip bir de rumuz ekleyerek talebini gazeteye postalardı. Gönderdiği ve gelen mektupları da kendisine yakın bulduğunu dostlarına okurdu. Ben de bu dostların arasındaydım. Aldığı maaş ay sonuna yetmediği halde gazetelere ve postaya avuç dolusu paralar öderdi. Sevinçli haber aldığında dışarıda davet hazırlar ama, parasını dostları öderdi.. Sofra muhabbeti güzeldi. Buralarda sırlarını açıklaması için iki duble yeter, artardı bile...

Bir gün mesai bitiminde elinde gazete ile eczaneye geldi. Her zamanki gibi işaretlediği rumuzu okumaya başladı:

“...25 yaşında, orta boylu, balıketinde, çiçeği, müziği, seyahat etmeyi ve güzel olan herşeyi seven, çocuksuz dul bir bayanım. Esmer, uzun boylu ve memur olanlar tercihimdir. Rumuz : Yalnız Kalp...” Mehmet’in çiçeği, müziği sevip-sevmediğini bilmiyorduk ama diğer özelliklerin hepsi vardı üstünde... Esmerdi, uzun boyluydu ve memurdu. Mehmet’in içi ısınmıştı buna.. Ben ve eczanedeki diğer dostları da onay vermişlerdi.

Pembe renkli bir dosya kağıdı ile pasajın içindeki arzuhalci İsmail’e koştu. Pembe kağıtla duygusallığını anlatmak istemişti. İsmail’e şöyle baştan aşağı kendisini anlattıktan sonra, düşünce ve hayallerini sıraladı. İsmail parmağıyla SUS!., işareti yaptıktan sonra daktilodaki kağıdı doldurmaya başladı. O, bu tip yazıları iyi yazardı. Mahallenin delikanlılarının gönül mektuplarını hep yazardı. Ayrıca mahkemeye sunduğu duygusal yazılarla çok genç kadını tek celsede boşatmıştı. Mehmet’in söylediklerine beş-on da kendisi ilave ederek şiirimsi sözcüklerle mektubu tamamlamıştı. Mehmet mektubun üstüne renkli kalemlerle bir de çiçek resmi kondurmuş, altına “Seni Seven” diye imza atmıştı. Çizdiği resimle ben de çiçeği seviyorum demek istemişti herhalde...

Mektuba gelecek cevabı en az onun kadar bizler de meraklanmaya başlamıştık. Ben o sıralar İstanbul’daydım. Cevap gecikmeden gelmiş “Yalnız Kalp” adres vererek Mehmet’i İstanbul’a davet etmiş, ısrarla gelmesini istemişti. O ise tanışmadan önce adresi öğrenmek için yola çıkmıştı. Niyeti hem adresi öğrenmek, hem de evinin kapısından, penceresinden şayet görebilirse tanışmadan tanımak istemişti. Daha da önemlisi İstanbul bu, tedarikli gitmek, oralarda, bilmediği bu yerlerde sefil olmamaktı. Tüm programını ikinci gidişine göre düzenlemiş, kasabaya geri dönüyordu. Tesadüf bu ya aynı vapurdaydık.

-Ne oldu..? Anlat demek için kolundan çekiştirerek tenha bir köşeye çekmeye çalıştım.

“-Adresini öğrendim... Diyebildi. Gezdiği, dolaştığı yerleri bir bir anlattı. İstanbul epey büyük şehirmiş; git-git bitmiyor. Bindiğim ve indiğim arabaların sayısını unuttum. Boğaz diye bir yerdeymiş evleri... Buldum hem de elimle koymuş gibi buldum; ama göremedim...”

Bu arada vapurumuz Çanakkale’yi geçmiş, Ege’ye girmesiyle kış bitmişti sanki... Marmara’nın karı soğuğu yerini güneşe bırakmıştı. Hayret.! Bir günde iki mevsim... Üşütmeyen hafiften meltem de esiyordu. Güneş ve ılık hava yolculardan bir çoğunu güverteye çağırmıştı. Küpeşteye yaslanan kızlı erkekli gruplar beyaz köpükler içinde gelin gibi süzülen vapurdan elleriyle tutacakmış gibi yaklaşan adaların, Ege sahillerinin yeşilliklerini, güzelliklerini seyrediyorlardı. Omuza atılan kollar, saçları okşayan eller mutlu bir seyahatin resimlerini çiziyordu.

Bizde güvertede bu yolcuların arasındaydık. Dizine kadar sarkan, iğretiymiş gibi görünen lacivert ceketinin cebinden çıkardığı paketinden bir sigara yakan Mehmet, hem sevinçli hem de olacaklardan kaygılı gibiydi... Hiç bir şey konuşmadan sigarasının dumanına bakarak dalıp gidiyordu.

Mutsuz musun..? Diye sordum..

-Yoo hayır sadece tedirginim diye yanıtladı.

İçinden çıkılmaz bir macerayı yaşadığının o farkındaydı. Ama benimle çok güzel yolculuk yaptığından memnun olduğunu söylüyordu.

Dönüşümüzden iki üç gün geçmişti. Mehmet birden kayboldu. Doktor Behçet’ten İstanbul’a gitmek için izin almış.. Üç gün geçti, bir hafta geçti haber yok.. Ayrılışının her halde on beşinci günü, bir pazar sabahı evimin kapısı çalmıştı. Açtığımda Mehmet’le “YALNIZ KALP” karşımdaydı... Mehmet İstanbul’da bulduğu adrese gitmiş, büyük bir sitenin Nizamiyesinin önünde anlamsız ve şaşkın bakışlarla dolaşırken güvenlik görevlisinin dikkatini çekmiş...

Biraz merak, biraz da şüpheyle soruşturmaya başlamış... Mehmet “YALNIZ KALP”in ismini söyleyebilmiş ancak... adresini de verince Mehmet yanına verilen yardımcı ile adrese ulaştırılmış... “YALNIZ KALP” ve Mehmet ilk kez buluşmuşlar... Gönderdiği resim benzemese de, yaşının yirmi beş değil de elli civarında oluşu. Kader yapacağını yapmıştı. Mehmet kendisini kafese kapatılmış bir kaplana benzetmişti. Çaresiz yıldırım nikahı yaparak koluna takıp kasabaya dönmüş, bütün macerasını bilen, yakın dostu olarak ilk kez benimle tanıştırmak istemişti. Mehmet’in hikayesi “YALNIZ KALP”le evlenmekle bitmemiş, günler günleri izlemiş, geçimsizlikler kavgaya dönüşmüştü. Evlenmelerinin ikinci yılına varmadan evdeki huzursuzluk sokağa kadar taşmıştı.

Kâh güneşin görünüp, kâh bulutun içine girdiği bir sonbahar gününün ikindisinde Mehmet’in evinin önünde toplanan kalabalık Mehmet’in hikâyesinin sona erdiğini gösteriyordu. Mehmet kahrından Ölmüştü.

“YALNIZ KALP” İstanbul’dan kilometrelerce uzak bir kasabada tekrar “YALNIZ KALP” olarak kalmıştı.

 

Bu makale 876 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz