söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



BENİM MAHALLEM


BENİM MAHALLEM

 

İlkokula başladığım, yani Ulu Önder Atatürk’ün ölümünün birinci yılında, ne kadar yaşayacağımı bilemediğin Söke’nin nüfusu her halde 10-12 bin civarındaydı. Kasaba gibi bir yerdi. Kuşadası’ndan gelişte son ev Hamdiye Hanım Konağı, Aydın Caddesinde şehir parkı Söke’yi sonlandıran noktalardı. Park ve İstasyon çevresinde bir tek ev olmadığı halde Aydın Caddesi’nin her iki tarafı bostanlık ve arpa, buğday tarlasıydı. Söke Lisesi arsası dahil bu güzergahta yoğun incir ve zeytin ağaçları vardı. Eski hastanenin bulunduğu yer Söke’den Aydın yoluna kadar geniş alanda buğday hasatı yapılırdı. Kemalpaşa Mahallesindeki bazı evler üç kat, diğer mahalledeki evlerin tamamı bir ya da iki kattı. Bugünki pazar yerinde ismi hala anılan Azmü Sebat Pulluk Fabrikası işletmesi vardı. Bu işletme ve Kemalpaşa Mahallesi’nde Forbes Kumpanyasının meyan fabrikası Sökelilere iş imkanı veren yerlerdi. Genç ya da orta yaşlı insanları şayet esnaf değilse yada bir kurumda memur yada işçi değilse mutlaka bu iki işletmede çalışmışlıkları vardı. Meyan Fabrikasında işe başlama yada paydos saatleri çalınan siren sesiyle belirlenir saat 8.00, saat 13.00 işe başlama, saat 12.00 öğle tatili, saat 17.00’de akşam mesaisinin bittiğini gösteren siren sesleri duyulurdu. Bu siren sesi Söke’nin Big Ben’i sayılırdı. Söke’li çok insan ve aileler işlerini bu düdüğe göre ayarlardı. İlçe Pazarı belediye önündeki meydanda kurulurdu. Çarşamba günleri bu günki gibi Söke Pazarıydı. Pazar çardaklarını günün erken saatlerinde iki güçlü insan Abidin ve Babası Sülo sırtlarında taşıyarak daha pazar başlamadan yerlerine konur, pazar bitiminde baba oğul çardakları Söke deresinin bir yerine yerleştirirlerdi. 1964 yılında büyük yağış olmuş dere kenarındaki herşeyi, bu arada çardakları yerinden çıkaran sel, demirköprünün önüne germiş koca demir köprü büyük hasara uğramıştı. İlçenin önemli geçişini sağlayan köprü kısa dönemde yenisi yapılarak hizmete girmişti. 

İlçede sadece üç ilkokul vardı. İkisi bizim Konak Mahallesi’nde, biri de Kemalpaşa Mahallesindeydi. Bizim okuduğumuz ve evimize elli metre uzakta Jaletepe Okulu derslik sayısı az olduğu için bizler bu okula dört yıl devam etmiş, mezuniyetimizi Kocagöz İlkokulunda gerçekleştirmiştik. Bu iki okul hayırsever ailelerin yardımıyla kurulmuştu. Kemalpaşa okulu ise sadece devletin katkısıyla inşa edilmişti. 1942 yılında derme çatma eski belediye binası olarak hizmet veren salaş bir binada yine Sökeli ileri görüşlü insanların düşüncesiyle ortaokul açılmıştı. O yıllarda veliler her öğrenci için yılda 200 lira ödüyorlardı. Neyse ki bu okul beş ders yılı sonunda Milli Eğitim’e geçmişti. Bizler ve bazı çalışkan arkadaşlarımız bu okuldan mezun olmuşlardı. 6 Profesör, 8 çeşitli dallarda mühendis, doktor ve isimlerini sayamayacağım kadar çok öğretmen bu okuldan mezun olmuşlardı. 1964 Söke Lisesi oluşumunu burada değil, imece usulüyle yapılan bu okulun macerasını bir başka başlıkta yazacağım.

İkinci Dünya Harbinin Türkiye’ye, ilçemize verdiği ekonomik ve sosyal rahatsızlıkları burda anlatmaya sayfalar yetmez. 1940-1945 yıllarını yaşayan biri olarak, eğitim ve ailelerin geçim sıkıntıları toplumumuzun üstüne karabasan gibi çökmüştü.

Türkiye o yılların başarılı yöneticileri ve siyasi iktidarı sayesinde harbe girmemişti. Lakin sınırlarımızdan, adalardan gelen top sesleri topluluğumuzda psikolojik rahatsızlığa sebep oluyordu. Geceleri evlerin siyah perdeyle örtülüşü, insanların varlı vakitsiz sokağa çıkamamaları, askerdekilerin üç yıl mı? dört yıl mı ya da daha çok yıllar mı terhis beklentileri onlara ve ailelerine sıkıntı veriyordu. Ekonomik sıkıntılan üst düzeydeydi. Ekmek karne, basma karne, gazyağı zaten yok. Bizim evde çıra ve mum gibi ışıtıcı şeyler yoktu ama beş numaralı gaz lambasını ekonomik kullanmak zorundaydık. Birçok ev mumla, çıra ile ışıklanırdı.

Evlerde ısınma aracı mangaldı. Odunlar ocakta akkor haline getirilir, bunlar mangala dökülürdü. Mangalın başında olanlar ısınır, diğerleri kazakla, paltoyla yatıncaya kadar odada otururlardı. O yıllarda her evin bir iki kedisi olur, bizlerden farklı mangalların altında sıcak ortamında çöreklenerek uyurlardı. Mangalın üstündeki birkaç ızgara teli ekmek, kestane kızartmaya hatta akşamları yenecek yemekleri ısıtmaya yarardı. O yılların analarını düşünüyorum da ne kadar zahmet çektiklerini, başta benim annem ve komşu anneler bütün sosyal konularla, ailenin dar bütçesiyle, çocukların eğitimi ile uğraşırken ev temizliğini ve diğer sorunları da ihmal etmezlerdi. O yılların analarını bestesini Özcan Korkut’un yaptığı Hicazkar şarkıyla ifade etmek istiyorum.

 

Sana versem ömrümü yetmez bile

Senin için çekilir çile bile

Yok emsalin dünyada bile

Anlatılmaz öyle güzel bir?eysin.

 

Gözümün nuru annem

Ömrümün nuru annem...

 

Buzdolabı yok, çamaşır, bulaşık makinası yok. Sadece odun kömür ve maltızla pişen yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu bugün bile hatırlıyorum. O yılların hatıraları tarihin genleri gibiydi. Bunların tamamı olmasa bile birçoğu çocukluk belleğime yerleşmişti. Birinci Dünya Harbinin bıraktığı tüm olumsuzluklar yoksulluklara, Galiçya’da, Kafkaslar’da ve bunların üzerine Çanakkale’de yitiren Türk toplumuna ikinci Dünya Harbi tuz biber olmuştu. Tarih boyu her alanda geri kalmışlığın ceremesini Türk Toplumu ve aileleri fert fert yaşamıştı. Cumhuriyet ülkemiz için bir kurtuluş, bir değişim ilanı olmuştu. Olmuştu ama kara çarşaftan hemen kurtuluşumuzu sağlamamıştı. Kadın hakları tamamen sağlanamadığı için bu patolojik sosyal vaka bu günlere kadar süregelmiştir. Toplum algısı erkeklerin güçlü olmasını var saymıştır. Oysa kadın erkek ayrımı nereden geliyordu? Evler güvensiz, her evin sokak kapılarında mandallar, dayaklar olurdu. Bir de kapı açıldığında çalan koyun çanları hem eve birisinin girdiğini ya da dış kapıyla oturulan mekanın uzaklığındandı. Cidden bizim ev ve komşularınki gibi dış kapı içeri uzun bir avludan geçerek esas binaya ulaşılırdı. O yıllarda evlerde, dede, çocuk ve torunlarıyla yaşanan toplu mekanlardı. Evin amiri dede ya da büyük evlat olurdu. Hayatımıza apartman kültürü girince çok zaman çekirdek aile kavramı zarar görmüştü. Apartmanlarla birlikte yemek yediğimiz sinilerin yerine masalara, soğuk su küplerini, akşamdan doldurup soğuması için pencere dışına bıraktığımız tek saplı sırlı testilerimizi ne yaptık? Gül suyuyla kokulandırılan analarımızın elinden çıkan Pelluze’yi bugün kaç kişi tanıyor acaba? Bugün dünün yabancısı olduk. Kösele yerine karton sıkıştırılan kunduracılar eskiyi hiç özlemiyorlar mı? Terziler yeni elbise dikmek yerine pantolonların dizine ya da kilot pantolonların diğer yerlerine süvarilik dikilir; solmuş, rengi uçmuş elbiseler ters düz yapılarak giysinin ömrü uzatılmaya çalışılırdı. Hazır gömlek zaten yoktu. Gömleklerimizi annelerimiz diker, ya da şehrin tek gömlekçisi Mahzar Usta’nın diktiklerini giyerdik. Hemen her evin taşlık avluları vardı. Burada uzun ahşap tekneler vardı. Ev hanımları haftada bir gün özellikle perşembe günleri çamaşır yıkarlar, avluya baştan sona gerilen iplerin üzerine sererlerdi. Elektrik ütüsü hemen hemen hiçbir evde yoktu. Çamaşırların ütüleri kömürlü ütülerle yapılırdı. Söke’de fırın sayısı bir elin parmağı kadardı. Bu fırınlarda üretilen ekmek sayısı da oldukça azdı. Bizim eve yakın Halim Usta’nın fırınında yanlış hatırlamıyorsam günlük 80-100 ekmek üretilir bu ekmekleri de memur takımı alır, mahalleli yiyecek ekmeğini çileli ev hanımlarının ahşap ekmek teknelerinde yoğurduğu ekmeklerle karşılardı. Üretilen ekmekler konulduğu kaba göre isimlendirilir, tepside olana tepsi, tepsinin dışındaki ekmeklere de yer ekmeği denirdi. Her ikisi de kepekli undan üretildiği için çok lezzetli olur, sıcak iken mis gibi kokarlardı. Salam’ın bilinmediği, sucuğun pahalı olmasından dolayı her evde sabah kahvaltısı zeytin, peynir ve de yumurta olurdu. Mangalda kızartılan ev ekmeği nefis kokulu ve besleyiciydi. Kahvehanelerde nedense çay içilmezdi. Çünkü çay ithal edilen bir üründü. O yıllarda Karadeniz bölgesinde çay üretimi başlamamıştı ki… İthal olmasına rağmen kahve, gerek işyerlerinde gerek evlerde çok tüketilirdi. Kahvehanelerin bir köşesinde dev kahve kavurucusu haftalık kahveyi kavurur; yine büyük kahvehanelerinde kurulu dev taş dibekte dövülürdü. Kahve dövücü denince biz ve bizden önceki Sökeliler Arap İzzet’i hatırlarlar. Arap İzzet bir adam azmanıydı. Kış-Yaz çıplak ayaklarıyla Söke’de gezer dururdu. Bekardı, kimsesi yoktu. Dilenmez, tanıdık birkaç kişi ekmek filan vererek geçinirdi. Söke’de üç dört büyük kahvehanede kahve döver, eline verilen üç beş kuruşu hiç itiraz etmeden alır, hayatını sürdürürdü. İzzet Afrika kökenli zenciydi. Değerli araştırmacı Söke’li Prof. Dr. Suat Çakmak’ın verdiği bilgiye göre; Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı İmparatorluğu’na başkaldırması sonrasında Sudan’lılardan oluşan bir Ordu Anadolu’nun içine kadar nüfuz etmiş, ordunun bozguna uğramasından sonra Sudan’lılar Anadolu’yu terketmişlerdi. Bunlarda birkaç aile Çeltikçi Mahallesi’ne yerleşmişler, bunlardan biri de Arap İzzet olmuştu. Bu yüzden eski kuşak insanlar Çeltikçi Mahallesi’nin bir bölümünde yerleşmiş Araplar nedeniyle, Arap Mahallesi olarak tanınır.

İstasyon  Caddesi  eskiden Uzunçarşı  olarak bilinirdi. Demir Köprü’den başlayarak İstasyona kadar uzanan bu uzun caddenin her iki yanında çoğunluğu Rum ya da Girit kökenli esnafların dükkanları bulunurdu. Sağ taraf Topçu’nun meyhanesiyle başlar, onun bitişiğinde bugün Akbank’ın olduğu yerde yine bir meyhane daha vardır. Bu meyhaneyi iri göbekli Kalaycı Konyalı Halil Usta çalıştırırdı. Bitişiğinde Bozacı’nın Lokantası vardı. O devirde rağbet gören mekandı. Bu dükkanın köşesinde eski Yunan mimari tarzda 1895 yılında inşa edilen Mustafa Ersoy’un dükkanı vardı. Mustafa Ersoy bu mekanda uzun yıllar bakkallık yapmış, vefatından sonra da oğlu Fazıl Bey işini devam ettirmiştir. Ondan sonra oğulları ve Necipzade Mustafa Beyin torunları Mustafa ve Fuat Ersoy iş değişikliği yaparak Petrol Ticaretine başlamışlar o mekanı ticaretlerinin ofisi olarak kullanmaya başlamışlardı. Mustafa genç yaşta vefat edince iş Fuat Ersoy’un üzerine kalmıştı. Fuat Ersoy ailenin ve Söke’nin saygın kişilerindendi. Benim Ticaret Odası Başkanı olduğum yıllarda Meclis başkanlığını başarı ile sürdürmüştü. Kendisi Mülkiye mezunu olup, 2014 yılında mesleği bırakıp emekli olmuştur. 

Caddenin sol tarafı Çaybakanların berber dükkanı vardı. Bitişiğinde Girit göçmeni Mehmet Birincioğlu’nun bakkal dükkanı ve yanında Cumhuriyet hanı ve Müştemilatı devam ediyordu. Bu han çok yağışlı aylarda hayvan sahipleri bütün mevaşesini, Menderes nehrinde taşkın olduğunda, ova göle dönünce bu hana getirir, hanın ikinci katında odalarda çobanlar, hayvan bakıcıları kalırdı. Birde hana bağlı kahvehanesi vardır ki bu mekanı uzun yıllar Mustafa Birincioğlu işletmiş, Han özelliğini kaybedince kahvehane de fırın haline dönüştürülmüştü. İlk işleten Mehmet Arıcı, ondan sonra Rıfkı Arıcı, onun vefatından sonra oğlu Haldun Arıcı, ürettiği nefis ekmek, tatlı maya ekmeği ve peksimetiyle sadece Söke’de değil, kargo ile gönderdiği İstanbul gurmeleri tarafından da taktir edilmektedir. Hanın bitişiğinde kıt imkanlarla babamın aldığı dükkan vardı. Bu dükkanı yıllarca Söke’nin tek saatçisi Hamdi Şener kiralamış, büyük ağabeyim Muhittin asker dönüşü orasını kunduracı dükkanına dönüştürmüştü. Ağabeyim bu mekanda tam 20 yıl çalışmış, sonra bana devrederek Damla Eczanesi’nin kurulmasını sağlamıştır. 1965-2013 yılları arasında Damla Eczanesi tam 48 yıl benim mekanım olmuştur.

 

Söke’de 65 yıl esnaflık yapan Ekrem Üzüm’ün oğlu amatör şair Kasım Üzüm çarşıyı nasıl da güzel şiirleştirmiş;

İSTASYON CADDESİ

 

Gördüğüm her dükkan ayrı öyküde

Sanki her yer bir tarihi anlatıyor

Giri?te “tatlı mayasıyla” Cumhuriyet fırını

Merkez lokantası, Baklavacı Arif’i

Yüzündeki tebessüm ile hiç ya?lanmayacak Saatçi Süleyman

 

Caddenin iki ismi var

İstasyon Caddesi, Uzun çar?ı..

Hala tarihini korumakta, bu kadar teknolojiye kar?ı

Cadde sağlı, sollu bankalar

İleride Dicle Sineması, sonu Tren Garı

Ne kadar yenilense de

Eskiler ta?ıyor her türlü gamı…

 

Bir kentin anıları olmak nasıl bir duygu

Hatıralar o kadar çok ki, keyifli, çile dolu

Binalar eskimi? yıkık, dökük, koruma altında

Buram buram tarih kokuyor, turunçlu kaldırımlarda

 

İki atlı faytonlarla gezilirdi cadde

Bisiklet en iyi, en lüks araçtı.

Makaradan yapılan telden tekerlekli oyuncaklar

Masum heyecanla büyüdü, saklambaç oynayan çocuklar

 

Nice a?klar ya?anmı? bu ya?lı kaldırımlarda

Sevgi dolu caddede, gözler hep kuyumcularda

Yüzükler ?ahitlik etmi?, dostluk vermi?,

Mutlu kılmı?, yüzler gülmü?,

Kilit ta?lı, kırık, tozlu yollarda..

Caddenin ilk köşesinde marangoz Kenan’ın ve daha sonra Mehmet Varol’un hırdavatçı dükkanı olmuştur. 

Bizim sıranın ikinci köşesinde geniş bir dükkan Muslu’lara aitti. Bu dükkanda Rumeli’den Söke’ye göç eden Hüseyin Doyuran’ın aşçı lokantası vardı. Uzun yıllar dışarıdan gelen yabancılara, köylülere ve Sökelilere mekan olmuş, karınlarını doyurmuştur. Daha sonra karşıda Süleyman Gürsoy’un (Uzun Süleyman) kereste mağazası Aksekili ve uzun süre Aydın Milletvekili olan Nuri Göktepe oraya dükkanlar yapınca Hüseyin Doyuran orada aşçılığına devam etmişti. 

Babalarından sonra oğulları Ali ve Orhan Doyuran babalarının mesleğini devam ettirmişlerdir. Ali vefat etmiş, küçük kardeşi Orhan mesleği devam ettirsede 2011 yılında o da emekli olmuş ve dükkanı kapatmıştır. Bugün bu dükkanlarda Söke Ticaret Odası yöneticilerinden Kasım Üzüm’ün ticarethanesi vardır. Lokantadan boşalan mekanda yine Rumeli Muhaciri Süleyman Toyran’ın ortancı oğlu orayı yazıhane olarak kullanmış, sonra bir eczacı o dükkana kiracı olarak gelmiş, o da İzmir’e taşınınca bu mekan Süleyman Muslu’nun kızı Eczacı Nermin buraya Deva Eczanesi’ni açmıştır.

Benim eczanemin tam karşısında Süleyman Toyran isimli Rumeli göçmeni tacir, bakkaliye ve yerli ürünler satan bir tüccar olarak yıllarca çalıştı. Kafası çalışan, başarılı Süleyman Toyran, Söke’nin tanınmış, dürüst bir tüccarı olarak adını ilçemizde, köylerimizde hatta İzmir’de duyurmuştu. Köyden gelen nohut, fasulye ve hububat develere yüklenir, dükkanın önünde çözerlerdi. 

O gün ve bugün Söke farkını bu tablo göstermektedir. Süleyman Toyran’ın vefatından sonra İsmail, ondan sonra da onun torunları Süleyman ve Mustafa aynı işi yaptılar. Süleyman önce Ticaret Odası Başkanı daha sonra Söke Belediye Başkanı oldu.

Bugün Uzunçarşı’da gezmek isterken otomobillerden korunurken o yıllarda yük indiren develer trafik için sorun olmazdı.

Uzun Çarşı’ya devam edersek Urgancıların dükkanları vardı. Kalbur, elek ve hırdavat satarlardı. O’nun birkaç metre uzağında şekerci Recep Usta’nın imalathanesi ve satış yeri vardı. Recep Baba’dan sonra oğlu Hakkı Erol’a işletmesini devretmişti. Hakkı Erol’un helva, tahin, akide şekeri ustalığı yanında kültürlü ve Söke’de musiki çalışmalarına öncü olmuş bir kişiydi. İstanbul’dan, Söke’ye göç eden diş tabibi Sadi Tarlan, doktor Rıza Kuraoğlu, Kamil Erdin, Mehmet Karaoğlu, Metin Hasan gibi Türk San’at Musikisini bilen her biri sesi ve klasik enstrümanları çalan değerli insanlardı. Musiki toplantılarını evlerde kurulu akşam yemeği sofralarında meşkederlerdi. Bu dağınık düzeni kurumlaştırmak bana ve o yıllardaki Halk Eğitim Merkezi başkanı Öğretmen İrfan Algür’e nasip olmuştu. 

Yaşadığım o yılların özlemini şöyle yazmıştım:

 

Konak mahallesi benim mahallem,

Her adımında unutmadığım yüzlerce aşina yüz

Sevda dağı ve ta? plakta bir gazel

Geçmiş yılları hatırlatıyor hepsini birer birer

 

Konak mahallesi benim mahallem,

Bozuk kaldırımlarda sürüklenen hayallerim

Esma Teyze, Hafız Abi ve a?ı boyalı evlerim,

Maziyi sürükleyen en güzel anılarım.

Çocuklu€um, gençli€im ve ud’un tellerinda anılarım

Kemancı Haydar’ın yayına takılan güzel yıllarım

Ve güzel kızının hanceresinden yükselen

Hepsi mazi olmuş, hüzzamlarım, hicazlarım, rastlarım

 

Yüreğimde özlemin yedi renkleri

Estikçe ba?ımı döndüren eski kavak yelleri

Yüzümdeki çizgiler hep geçmi?in izleri

Geride bıraktığım özlem dolu yıllarım

 

Konak mahallesi benim mahallem,

Bir varmı? bir yokmuş’la ba?layan masallarım

Guguk guk - yağ döktü, kim döktü ben döktüm diyen

Çocuklu€umu hatırlatan kumrularım

Konak mahallesi ve hiç unutamadı€ım yıllarım

 

Bizim ailece oturduğumuz yer Konak mahallesiydi. Bu mahallenin o yıllarda diğer mahallerden farklılığı vardı. Hükümet binası, Adliye, diğer önemli kurumlar, Halkevi, Şehrin tek sineması, bütün ağaların, beylerin oturup kalktığı Park Kahvesi de Konak Mahallesi’ndeydi. Kaymakam, hakim, savcı ve şehrin kalbur üstü idarecileri bu mahallede otururlardı. Tek katlı düzgün yapılı ve boyalı evler hep bizim mahalledeydi.  Yalnız iki katlı ev Hilmi Fırat’ın eviydi ve bize komşuydu. Halkevi o yıllarda eğitim yuvasıydı. Yaygın eğitimimizi oradan alırdık. Söke Halkevi önceleri tahtaköprü diye anılan, sonradan demir ve betonla biçim değiştiren ve bir zaman da kambur diye anılan köprünün başladığı yerdeydi. Genç Türk Cumhuriyeti’nin sosyal ve kültürel simgesi olan bu eser Sökeli gençlere yurt sevgisi aşamasında, şiir, perde, müzik gibi sosyal ihtiyaçları gençlere veren bu kurum tıpkı Milli Eğitimin okulları gibi halka yararlı bir kurumdu. Bizim eve çok yakındı. İçinde sayısız kitap, geniş bir platoda perde Sökelilere gençlere yeni yeni kültürler kazandırıyordu. Bilardo, dama masaları, odanın birinde sabit piyano gençlerin istifadelerine sunulmuştu. Bir de Halkevi’nin futbol takımı vardı. Sarı lacivert formasıyla bugün kız Meslek Lisesi’nin bulunduğu yer top sahasıydı. Orada maçlar yapılırdı. Kaleci Hayri Karaoğlu, Dr. Baki Öktem, Çengel Hamit, Diş Doktoru Nebil, Arif Başçavuş, Kenan Küçükoğlu, Fahri, Mustafa, Hasan Metin, Ahmet Postacı, Samim Kocagöz ve birçok amatör gençler.

Uzun Çarşı, Basmacılar, Kavakdibi Caddesi ve Konak Mahallesi sınırları içindeydi. Uzun Çarşı’nın köşesinde ve Basmacılar Sokağı’nın köşesinde Rifat Efendi (Yücel)’nin zengin bir manifaturacı mağazası vardı. Rifat Efendi ismi gibi efendi ve dürüst bir tüccardı. Üç oğlu bir kızı vardı. En büyüğü Hasan kendi kamyonunun altında kalarak vefat etti. O yıllarda Söke-Kuşadası yolu adeta patikaydı. Sık ve dik virajları vardı. Yüklü kamyonu araç dışından kontrol ederken araç devrilmişti. Ortanca oğlu Cezmi pamuk ticareti yaparken fabrika sahibi olmuştu. Küçük oğlu Azmi babasının işine devam ederken o mekanı Vakıflar Bankası’na satmışlardı. Kızı Mualla İzmir ve Ankara’da 19 Mayıs mağazalarının sahibiyle evlenmişti.

Basmacılar Caddesi’nde ilk model gelinlik ve damatlık satan bir manifaturacı vardı. Ciddi ve biraz da kibirli esnaf Süleyman Zaman’dı. Evi Konak mahallesi’nde, bize komşuydu. O mekana bitişik bir esnaf vardı ki anlatmaya yazılar yetmez. Yorgancı Şükrü; yalnız o sokağın değil, Söke’nin neşesiydi. Şükrü, Eczacı İsmail, paçacı Hacı bunlara bir de Devlet hastanesi Baştabibi Fahir Bey (Payaslı Oğlu) da katılınca Söke Çarşısı erken saatlerde tiyatro sahnesine dönerdi. Bu tiyatroya Terzi Efeoğlu da katılırdı. Yılmaz Kocagöz, Terzi Efeoğlu’nun dükkanından hiç ayrılmaz av muhabbetleriyle günler, aylar geçirdi.

Konak Mahallesi’nin simge eserlerinden biri de Söke Sineması’ydı. Sinemanın ön yüzü Konak Meydanına, arkası da Söke Çayı’na dayanırdı. Bina tamamen ahşaptı. Salonun yarısından başlayan balkon bölümünde 40-50 koltuk vardı. Çok eskiden sesli film olmadığı için sahnenin önüne konulmuş olan piyano ve aslen roman ve binbir hüneri olan Salih klarnetle filmin konusuna göre müzik yapardı. Benim kuşak sessiz filmleri görmedik. Ama Türk filmciliği başlamadığı yıllarda Amerika yada Arap filmleri oynatılırdı. Arap filmlerini Mısırlı Ömer Vehbi canlandırırdı. Daha sonra Vehbi’nin yerine genellikle Münir Nurettin ve Sadettin Kaynak’ın şarkılarıyla yeni bir film düzeni başlamıştı.

 

SÖKE SİNEMASI

Söke Sineması Terzi Ahmet İşlekel tarafından işletilirdi. Bu sinemaya zaman zaman tiyatro grupları gelirdi. Bu gelenler arasında dolgun vücutlu Rum güzeli bir kadın sahneye çıkar akardiyonuyla;

Sıra sıra siniler

Hasta olan iniler

Aldı gitti yarimi

Denizdeki gemiler

ve devamını söylerdi. Bu şarkı yıllar yılı Sökelilerin dilinden düşmezdi. Bu şarkının devamını Rumca söylemesi halkın beğenisine sunulurdu;

Bre kamaryomu

Tin kafaromu

Ah ebruratya

‹stin argoryomu…

Madem ki Uzun Çarşı’dan bahsediyoruz. Caddenin ortası denebilecek bir yerde Yayla Sineması vardı. Bir yüzü Uzun Çarşı’da diğer yüzü de Belediye Meydanına bakıyordu. Önceleri kahvehane olarak kullanılan mekan daha sonra Sinema haline dönüştürülmüştü. İşletmesini Mustafa Sayın’ın yaptığı sinemanın moturunu, film düzenini sağlayan Haydar Usta her akşam üstü Aydın’dan Söke’ye gelir, gece geri dönerdi. Haydar Usta esasında neşeli ve esprili, artist gibi bir adamdı. Aydın Lisesi devre arkadaşımız Ziraat Mühendisi Şükran’ın dayısı olduğu için kendisiyle sık sık konuşur, onun fıkra gibi konuşmalarından zevk alırdık. 

Yayla Sineması’nın faaliyete geçmesi Söke’deki sinema sayısını ikiye çıkarmıştı. Yayla Kahvesi sırasında hemen her Ramazan ayında çeşitli eğlenceler düzenlenir, çokça da tombala oynanırdı. Ramazan boyunca bu kahve meddahların mekanı olurdu. Bunlardan en meşhuru ve Sökelilerin sevdiği Meddah Hakkı vardır ki kendisini ve yaptığı tiplemeleri unutmak mümkün olmazdı. Hakkı daha gelmeden salonun orta kısmına, duvara yakın bir yere yüksekçe bir platform üzerine küçük bir masa ile sandalye yerleştirilir. Cemaat Teravih namazından sonra salonu doldurur, usta gelir ve espriler, tüluatlarla kürsüye çıkar başlar konuşmaya. Omuzunda peşkir, elinde de kalın bir bastonla:

“Hak, dostum Hak!" diyerek söze başlar, elindeki bastonla yere üç kez vurur;

Konca-i Gülistanı

Nezaket anıldıkça

Bizlere verir nezaket

Dinleyin be meddah Hakkı Acar’dan

Has bir hikaye…

 

Söke’de çocukluk yıllarımı hatırlıyorum da bunları biz mi yaşadık diyorum. Hafta sonları sadece Pazar günlerimiz olurdu. Söke dışı sayfiye yılları henüz başlamamıştı. Kuşadası’nın ismini bilirdik ama orada gezmek, hele orada bir sayfiye evi ya da yazlık kimsenin aklından geçmezdi. Sökeli denizi otobüsle İzmir’e giderken Yaylaköy’den, Kuşadası’ndan görürdük. 1969 yılında Kuşadası Yavansu mevkiinde deniz cepheli bir arsayı aldığımda bırakınız dışarıdakileri ailemin içindekiler bile ne lüzumu vardı demişlerdi.

Ondan sonra Davutlar, Güzelçamlı, Karaova arazileri parsellenerek ve güzel doğa tahrip edilerek beton yığını haline getirildi ve Sökeliler buraya yerleştiler. Bu esasında Söke’ye yapılan büyük tahribattı. Sahile yerleşen binlerce aile ilçe ekonomisine zarar verdiler. Söke’deki yüzlerce esnaf bundan zarar gördü. Bazı aileler tatil boyu buralarda kalırken bir çok aile kış yaz orada oturur hale geldiler.

Oysa eski Söke’nin bugün dahi hatırlanan piknikleri, Sevda Dağı, Şarlak sefaları yok olup gitti. En çok da üzüldüğüm Şarlak sefaları unutuldu. Şarlak yılın 9-10 ay boyu bulunduğu yeri serinletmiş, bir çok ailenin Pazar günü pikniklerine mekan olmuş bir tabiat varlığıydı. Her gelen kaymakam ve belediye başkanına Şarlak’ı düzenlemeleri, orasının park ve eğlence mekanı olması için söylediğimiz ve yazdığımız halde hiç burasıyla ilgilenen olmadı.

Söke’den 2-3 kilometre gidilince dağ yamaçları o yılların eğlence mekanlarıydı. Sökeli mangalını, etini, köftesini, çayını, kahvesini alarak bu dağın eteğinde kilimini, hasırını yayarak ailesi ve çocuklarıyla pazar sefası sürerlerdi. Hükümet meydanından Kuşadası şosesinde kızlı erkekli, insanlar orada gezinti yaparlar, kızlar erkekleri, erkekler de güzel kızları orada görürlerdi. Birçok evliliklere bu şose yolu vesile olurdu. Keza şehir parkının bazı köşelerinde çay bahçeleri Sevda Dağı gibi gençlerin birbirini tanımasına mekan olurdu.

Ben 60 yıldır okuyor ve yazıyorum. Elimden kitap, özellikle felsefik ve psikolojik kitaplar düşmemiştir. Her yazının konusu ve üslubu vardır ya, benim yazdıklarımda, kitaplarımda hakim olan insan ve toplum olmuştur. Eskiye, maziye çok düşkünüm. Yaşadığım sokakta şayet yıkılmamış yada yerinden kaldırılmamış bir köşe taşı, bir sokak çeşmesi, yıllanmış bir ağaç, cumbalı bir ev varsa, beni duygudan duyguya götürür. Sokağımızda Esma Teyze diye nur yüzlü ihtiyar bir kadın vardı. İki göz evi bizim evin bitişiğindeydi. Bu kadının bu evinden başka dikili bir ağacı dahi yoktu. Ahmet, Mustafa diye oğulları, Cavide ve Nurten adında kızlarını yün örerek, komşu bahçelere zeytine, küçük hafif işlerle çapaya gider, bu dört evladını kimseye muhtaç olmadan yetiştirmiş, hepsine eş, çocuk yetiştirmede gayret göstermişti. Bu yürekli kadına sadece biz değil, sokağımızım tüm aileleri saygı duyarlardı. Annemin dünya, ahiret yoldaşı ve dostuydu.

Onun gibi karşımızdaki iki gözlü evde yaşlı annesi ve evlenmemiş kız kardeşiyle yaşayan Mustafa adlı dini inançlı, kibar bir adam vardı ki sokağımız buna da hürmet gösterirdi. O’nu kimse Mustafa olarak tanımazdı. O mahallemizin hatta Sökemizin gazeteci Hafızıydı. Evi bizim pencereden elimizi uzatsak değecek kadar yakındı. Sabahın erken vaktinde anahtar sesi ve kapı gıcırtısı gazeteci Hafız’ın sabah namazına gittiğini bildirirdi. Hafız bekardı. Uzun boyu ve omuzuna astığı meşinin içine koyduğu İzmir gazetelerini akşam üstü sokak sokak, çarşı çarşı dolaşarak satardı. İstanbul gazetelerini birçok Anadolu ve Ege il yada ilçeleri ertesi gün akşam üstü okuyabilirdi. O yıllarda gazete teknolojisi ve internet yok ki. Bunların dışında İstanbul’dan taşraya taşıyacak araç, hatta yol bile yoktu. Hafız uzun süre Söke’de kalmış boşalttığı eve Kemancı Haydar taşınmıştı. Haydar’ın eşi ve Söke’de çok beğenilen ve birçok erkeğin aşık olduğu bir kızı vardı. İstanbul’dan Söke’ye mahallemize hatta bizim eve iki merte kadar uzakta karşı komşumuz olmuştu. Komşunun bir dairede çalıştığını biliyorduk ama hangi dairede çalıştığını çocukluk yılarımda öğrenememiştim. Haydar kemanı ve yayını çok iyi kullanıyor, güzel kızı babasına iştirak ederek zamanın şarkılarını icra ediyordu. Zamanın şarkıları dediğime bakmayın. Onlar Tamburi Cemil Bey’i, Yesari Asım’ı, Boğoz Ağa’yı, Kaptanzade’yi çalıyorlardı. Benim musiki zevkime belki de onlar katkıda bulunmuşlardı. Gramafon odamızdan hiç eksik olmayan müzik aletiydi. Radyo yok, daha önemlisi ilçemizde elektrik yoktu ki!

Yıllar geçtikçe ilçemizde hem nüfus çoğalmış, eğitim ve sosyal ihtiyaçlar artmaya başlamıştır. Söke ortaokulu ve lisesi bu ihtiyaçtan doğmuştu. Sokak lambaları daha saat 22.00’de söndüğü için şehir bir sessizliğe bürünür, ahali evden dışarı çıkmaz uzun geceleri uyuyarak geçirirlerdi. Neyse ki şehre 1951 yılında elektrik gelmiş, bizim sokakta ilk bizim eve bağlanmıştı. Ben o yıllarda Aydın lisesinde okuyordum. Lise son sınıf derslerini ve mezuniyet imtihanlarını elektrikli bir ortamda yapmıştım. Evimize o yıl radyo girmişti. Gramafonun yerine radyo evimizin neşesi olmuştu. Haberleri ondan, bazı skeçleri, çeşitli müzikleri oradan dinliyorduk. Taş plaklar yerine 45’likler, LP “Long Play” moda haline gelmişti. Her araba ve minibüste teypler 45’likleri çalarlardı.

Yine o yıllarda almak isteyip de alamadığımız şeritli teypler piyasaya çıkmaya başlamıştı. Ben 1963 yılında Grundig TK 24 almış, o yılların neo klasik bestecileri Şekip Ayhan Özışık, Avni Anıl, Arif Sami Toker, Yusuf Nalkesen’in yeni yeni duyulan eserlerini teype doldurmuş, benim yada arkadaşlarımızın isteğiyle çalardık. Güzel günlerdi o günler.

İstanbul yıllarımı saymazsak 80 yılı geçkin ömrümün tamamını Söke’de yaşadım. Bu ömrüm süresinde kaç bahar, kaç yaz ve de kış yaşadığımı hatırlamıyorum bile… Ama şunu söyleyeyim ciddi, itibarlı bir ailenin ferdi olmaktan hep onur duydum. Annem, babam ve dört erkek kardeş olarak dün nasılsa bugün de aynı onuru paylaşıyoruz. Benden büyük iki ağabeyim Hacı Muhittin ve Hüseyin Özşarlak vefat ettiler; ben ve küçük kardeşim Seyfettin’le babamız sağken nasıl birlik ve saygı içindeysek eşimiz, çocuklarımız ve torunlarımızla aynı düzen içinde yaşayıp gidiyoruz. Bir başka onurumuz da Atatürk’ün ışıklı, aydınlık bir ülkesinde olmaktır. İlk okuldan başlayarak sınıflarımızda kara tahtanın üstünde kollarını kavuşturmuş resminin altında O’nun ve O’nun devrimlerini içine sindirmiş olarak eğitimimi yaptım. Ben yalnız eczacı diploması almadım. Hukuk Fakültesi dahil kaldığım altı yıl içinde İstanbul diploması da aldım. Nüfusu 1.5-2 milyon olduğu yıllarda bu şehir başka bir şehirdi. Kültürün, sanatın oya oya işlendiği bu İstanbul’un her sokağında, her kütüphanesinde, her konferans veya musiki salonlarında kendimi farklı hissediyordum. Orada bir çok şairi, bestekarı, kültür ve sanat ustalarını tanımak, Eczacı Mektebi’nde dergilere, gazetelere yazı yazmak beni derecesiz mutlu ediyordu.

Fakülteden sonra ilçeme döndüğümde orada edindiklerimi Söke’ye taşımış, eczacılığın dışında, başta Ticaret Odası kuruculuğu olmak üzere Söktaş’ın, Organize Sanayi’nin ve Adnan Menderes Üniversitesi’ne bağlı iki yıllık yüksek okulun kuruluşunda başta Muzaffer İşlekel olmak üzere çalışkan arkadaşlarımla nacizane katkılarımız olmuştu. 45 yıllık Söke’de meslek hayatımda kendime ve eczacılığıma zarar verecek bir suç işlemedim. Karakterim olan dürüstlük ve duygularımdan dolayı bazı aymaz ve nankör insanlardan zarar gördüm. Ama ben hepsini affettim. İnsancıl ve hümanist kararlarla; yoksulun, çaresizin, yardım isteyenin yanında oldum. Kurucusu olmaktan sonsuz mutluluk duyduğum Söktaş işletmesi bütün bu duyguların kanıtı olmuştur.

Seksen yılı aşkın süredir Söke’de yaşadım ve yaşıyorum. Söke’yi Ulu Önder Atatürk’ün bize emanet ettiği hür, bağımsız, laik Cumhuriyetin bir parçası olduğu için seviyorum. 

Sokağımızın adı önce “Helvacı” idi sonradan “Karaoğlu” olmuştu. Bu sokakta birbirinden güzel dürüst komşularımız vardı. Sokağın başında Halim Usta’nın fırını vardı. Fırının önü akşam üstüleri toplantı yeri olurdu. Onun karşısında İbrahim Efendi köylere manifatura götürür, haftada birgün Söke’de kalırdı. Bir kız, üç erkek çocuğu vardı. Kızı Zühre, oğlu Şeref akranımdı. Ortanca oğlu Sümer, Karşıyaka ve Göztepe için İzmir’e gitmişti. Çok iyi futbolcuydu. Futbol sonrası Söke’ye dönmemiş İzmir’de kalmıştı.

Bir zamanlar Söke’nin çok başarılı olan futbolcuları bir bir İzmir takımlarına transfer olmuşlardı. Sümer Çulha KSK’ya, Göztepe’ye giderken, Hüseyin Şenoğlu Göztepe’ye, Mehmet Özmen Altay’a, Fuji Mehmet Göztepe’ye giderek oralarda uzun süre top oynamışlardı. Büyük kaptan Muzaffer İşlekel’i Altay Kulübü istediği halde, kendisi Söke’den ayrılamamıştı.

Yan komşusu Turgut Tille’ler vardı. Karşılarında Göktepe’lerin ortakçısı Faik Batmaz komşumuz vardı. Oğulları Yakup, Kamil, Mehmet terbiyeli çocuklardı. Hepsi de öldü. Onlarla ailece ve arkadaşça iyi komşuluk yaptık. Kendilerine rahmet diliyorum.

Mahalleyi anlatırken Koca Çeşme’yi anlatmamak haksızlık olur. Koca Çeşme Söke’ye simge olmuştur.  Mahallelerde birçok çeşme vardı ama Konak Mahallesi’nin bir köşesinde kalın duvarları, devasa bir yalağı ve burma kurmasıyla tanınan Koca Çeşme Söke’de uzun yıllar tarih kokan bir yeri olmuştur. Çeşmeden ziyade çevresinde oturan insanlarla ayrı bir kimlik kazanmıştır. Koca Çeşme ve meydanı geçmiş kuşakların bir eğlence yeriydi adeta.

Köşe başında o meydanın sahibiymiş gibi duran bakkal dükkanı ve sahibi Bacak Ali oranın bitmez tükenmez öykülerinin kahramanıydı. Çeşmenin köşesinde daha sonra Kütüphane olan Hilmi Fırat’ın evi heybetli duruşuyla orada oluşan yerel eğlenceleri bıkmadan usanmadan seyredenlerdi. O çevrenin en yakın komşuları Eğinli ailesinin tamamı eğlenceye yakın kimselerdi. Komşu olmadığı halde hayatının çok önemli günlerini bu ailenin içinde geçiren Emine hanım (Seyis’lerin Emine) bu etkinliklerin başında gelir. Değişik kılık ve aksesuarla haftada iki üç gün Koca Çeşme Meydanını şenlendirirdi. Cümbüşi Kör Hafız’ın müzikle katıldığı gecelerde Emine abla ve kızı Şerife vur patlasın çal oynasın, düet mi dersiniz, kabare mi dersiniz geceler neşe içinde geçerdi.

Konak Mahallesinin her yönünü anlatırken burada yaşayanlardan birkaç gurmenin isimlerini söylemek istiyorum. Bunların başında Ömer Bey (Kocaöner) aklıma geliyor. Bizim temel komşumuz olduğu için yemekleri, hele akşam yemekleri dillere destandır. Ömer beyin evinin salonunda devasa bir mermer masası vardı. Evin aşçıları ve yardımcıları, bey gelmeden yirmiye yakın küçük tabakları masaya sıralarlar, her tabağa sebze yemeklerinden birer kaşıklık tadımlık yemek konur, evin büyük avlusunda balık ve et için mangal çoktan hazırlanmıştır. Diğer tabaklara mezeler konur, mevsim meyveleri de suda bekletilirdi. Ömer bey askılı pantolonuyla masaya oturur, gece saat kaçta kalkacağı belli olmaz saatin 12 sinde belediye bandosu yarım saat filan Ömer Kocaöner’i eğlendirdikten sonra sona ererdi. 

Öte taraftan Öz ve Tekin Durgun da mahallemizin tanınmış gurmelerindendi. İkisi de balığı çok sever sofraları balıksız olmazdı. Özellikle rahmetli Özdurgun masasında balık yada et olmadığı taktirde erik mevsiminde iri bir eriği emerek bir otuzbeşliği bitirirdi.

Bir başka Konak Mahalleli komşumuzda, terbiyesini dürüstlüğünü her zaman taktir ettiğim Yılmaz Gürsoy’du. Akşam üstü saat beşe doğru Cumhuriyet Caddesindeki dükkanı kapatarak elindeki küçük bir paketle eve gidiyorsa Yılmaz o gece zevke gidiyor demektir. Eşi Ayşe kardeşimiz mezeleri hazırlamış balkonda mangalı yakmış, zevk düşkünü Yılmaz’ını beklemektedir. Gelen et yada balık ızgaraya konur doldurulan bardaklar birer birer boşalırken gecenin son finali borulu gramafona konan tarihi Türk Musikisi taş plakları döner, gecenin erken saatlerinde keyif tamamlanırdı. Yılmaz ve eşi duygulu insanlardı. Oğlu Yiğit’in lise yıllarında vefat etmesi Yılmaz’ın ölümüne neden olmuştu. Onlar Damla apartmanının candan komşuları, iyi insanlarıydılar. Onları hep özlüyoruz.

Bazı arkadaşlarımız bir kivi ve üç- dört kadeh ile yetinirken; değerli arkadaşım merhum Tuncay Azbazdar’ın (birkaç sofrasında ben de bulunmuştum) Kuşadası’nda Kazım Usta’nın nefis balık buğulamasını bir şişe yetmişlik eşliğinde, tek başına büyük bir iştahla yediğine şahit olmuştum. Üstüne de büyük bir tabak tereyağı, bal, ceviz, künâr karışımı tatlıyı afiyetle yemişti. Tuncay bu sofrasıyla, Ömer Bey’e (Kocaöner) ait olan rekoru da geçmişti. Kendilerini rahmetle anıyorum.

 

 

Bu makale 2579 kez okundu.


Yorumlar
    Henüz bu Makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum Yaz