söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



HIRSIZ VAR!


HIRSIZ VAR!
Oyhan Hasan Bıldırki

Ocak ayı içindeydik. Karakış ortasında olmamıza rağmen, havalar ılıktı. Bu yüzden akşamın bastırmasıyla evlere çekilmiyor, gece yarılarına kadar sokaklarda ya da bahçede eğleniyorduk. Bir gece site bahçesinde arkadaşlarımla oyun oynarken, evin birinden yükselen silah seslerini duyduk. Çocukluk bu ya, sonucun nereye varacağını da hiç düşünmeden, o eve doğru olanca hızımızla koşturduk. Aralarında yakaladıkları bir hırsızı kelepçeleyen polisleri gördük. Hırsızı, polis arabasına bindirdiler. Evdeki insanları da karakola çağırdılar.
Mustafa ağabeyin anlattığına göre, hırsızı epeyce dövmüşler ama eve ne diye girdiğini ona bir türlü söyletememişler. Karakoldaki görevliler de hırsızı sıkıştırıp zorlamışlar, onu iyice dövmüşler, hayli zaman sonra bülbül gibi konuşturmuşlar.
Hırsız;
- Mustafa ağabey, piyango zengini olmuştu. Ona yüz milyonlara çıktığını herkes gibi ben de duydum, dedi. Çocuklarım aç kalmasın diye, o paradan bir kısmını çalmak zorunda olduğumu düşündüm. El ayak çekildikten sonra o eve girdim.
Hırsızın sorgusu tamamlandıktan sonra, tutanaklar tutulmuş, Mustafa ağabeyleri de evlerine göndermişler. Onu bir güzelce teselli etmişler:
- İşlenen suç, hiç kimsenin yanında kalmaz.
- “Keşke?” diyenler de olmuş.
- Şöyle olsun, böyle olsun diye diye, yasalar kuşa çevrilmiş. Hırsızlara gün doğmuş.
Yine de sırf teselli için olmalı, mavi gökyüzünün bir köşesinde asılı kalın son sözü söylemişler:
- İşlenen suç, hiç kimsenin yanında kalmaz.

Korkmuş olmalıydılar. Elleri ayakları titriyor. Moralleri sıfıra inmişti. Onları hemen bizim eve çağırdık. Oturup konuştuk. Belki de uykumuz açılsın diye demli çaylar içtik. O günlerde televizyon da denilen renkli cam, evlerimize yeni girmişti. O gece televizyonda da güzel bir film vardı. En büyüklerimizle birlikte çoluk çocuk hepimiz, çiğdem çıtlattık, hiç konuşmadan o filmi sonuna kadar seyrettik.
Film bitti, “İstiklâl Marşı” ile renkli camın perde kapandı. Saat akla geldi. Duvardaki saat bir buçuğu vuruyordu. Ne kadar da olsa heyecanları yatışan Mustafa ağabeyler, ayaklandılar, evlerine gittiler.
Sabahı, bizi kahvaltıya çağırdılar. Onları kırmak olmazdı, kalktık, biz de onlara kahvaltıya gittik. Lafın biri bitti, öteki başladı. Biraz daha, biraz daha oturalım derken, ikindi devrilmiş, akşam ezanları okunmaya başlamıştı. Zaman zaman gidelim, kalkalım artık diyen büyüklerimiz, sanki sessizce aralarında anlaşmışlar gibiydiler. Kalkalım dedikçe, sadece zamanı çiğnedik, ayaklarımızın altına aldık. Evimizi unutmuştuk.
Fakat ne olduysa, birden bire ayaklandık ve evimize döndük.
Aman Allah’ım! Birde ne görelim? Eve şöyle böyle baktığımızda, duvardaki saati yerinde göremedik. Oturma odamızdaki televizyon yerinde yoktu. Salondaki müzik setinin yerinde yeller esiyordu. Yalnız onlar mı? Sırçaları, gümüş takımlarını, canım porselenleri, videoları, eskiden kalma sahibinin sesi gramofonları, tavanlardaki ağır kristal lambaları yerine koydunsa bul.
Sonra annemin sesi çınladı:
- Sarı liralarım, bileziklerim yok!
Evin küçüğü olduğumdan olacak, bir köşeye çekildim. Düşüncelerimi seslendirmeden içimden kendi kendime söylendim.
- Evin küçüğü olacağına, kapının mandalı ol, daha iyi. Saat aynı saat. Demek ki bizim eve de giren hırsız, Mustafa ağabeylerin hırsızı. Bizi mi gözetlemiş ne?
Halıları boşaltılmış salonda toplandık. Babam, salonumuzun süslerinden biri olan çevirmeli telefonla çok yakınımızdaki karakolu aradı.
- Böyle böyle, dedi. Evimize hırsız girmiş.
- Telaş etmeyin! Hemen geliyoruz...
Geldiler. Parmak izlerine baktılar, zabıt tutup gittiler.
Hırsız belasından ağzı yanık Mustafa ağabeyler de geçmiş olsuna geldiler.
İnanmasalar da;
- “İşlenen suç, hiç kimsenin yanında kalmaz” dediler.   
Üç beş gün geçti, hırsızdan bir iz, işaret yoktu.
Yine af geliyormuş, söylentileri çıktı.
- Hırsızın kılına dokunulamayacakmış, denildi.
Ondan mıdır, nedir? Belki de böyle böyle söylentilerden olmalı, “Daha özgür günler gelecek” diye olmalı, günlere nice günler eklendi. Bekledikçe elimiz böğrümüzde kaldı.
Karakoldakilerden de çıt çıkmadı.

Günler gelip geçti. Aklımızda büyüttüğümüz hırsız korkusunu çabucak yenmiştik. Etrafı duvarlarla çevrili koca bir sitede yaşıyorduk. Üstelik kale duvarlarının üstüne hafif elektrik akımı verilmiş dikenli ve keskin dişli teller döşenmişti. Fakat hırsız denilen o kahramana duşak yoktu nedense. Nereden siteye giriyorsa giriyor, daima kulübesinde görünen, oldukça dikkatli olan site bekçisini de atlatıyordu.
Haftasında hırsız, sitedeki bir eve daha girdi.
Girdi ya bu defa faka bastı, kendi ayağıyla tuzağa düştü.

Birkaç gün önce site sakinleri aralarında konuşmuşlar, tartışmışlar, kendileri hırsızı yakalama kararı almışlardı.
O gece polise haber vermedik. Kendi aramızda kulaktan kulağa haberi birbirimize ilettik. Duyan hiç beklemedi, hırsızın girdiği evi kuşattı. Bazıları hırsızı yakalamak için basit önlemler düşünmüş olacaklardı ki ellerine ne geçirdilerse sopa, taş, kürek, tırmık gibi aletlerle hırsızın girdiği eve yavaş adımlarla yaklaştılar. Evin ışıkları o gece inadına yanıyordu. Yavaş yavaş eve yaklaştık. Tam o sırada aniden evin bütün ışıkları söndü. Acele edenlerden bazıları önlerini göremedikleri için sendeleyip yere kapaklandılar. Her şeye rağmen sahanlığa çıkan birisi, kulağını evin giriş kapısına dayamış, içeriden gelen sesleri anlamaya çalışıyordu.
- Kapıda birileri var galiba, diyordu hırsız.
- Çekilin gidin, kapı önünü boşaltın!
- Tabancamın namlusuna mermi sürdüm. İlk önüme çıkanı yakarım, acımam vururum.
Öyle de oldu. Korkusuz hırsız, gerçekten can derdine düştüğünden olmalı, kapının ardından ateş etti. Yaşlı bir adam, sağ bacağını tuttu.
- Vuruldum! Bana yardım edin, dedi.
Hiç beklenmeden ambulans çağrıldı. Acı acı çalan siren sesleri duyuldu. Ambulans, evin kapısına dayandı. Görevliler yaşlı amcayı yokladılar, yarasına beresine baktılar. İlk yardım işini bitirir bitirmez, ambulans hızla yola çıktı. Yaralı yaşlı adamı hastaneye götürdüler.
Telaştan hırsızı içerde unutmuştuk. İri yarı olanlar, evin kapısına dayandılar. Mübarek kapı sanki Çin seti gibiydi. Ne yaptılarsa yaptılar ama o kapıyı açamadılar. Sonradan görenler görmüşler. Hırsız, Çin setti kesilen kapının arkasına evdeki ağır eşyalar dayamış. Kapının arkasına buzdolabını, demir kömür sobasını dayamış.
Tam anlamıyla kapana kısan hırsızın elimizden kurtulup kaçması olası değil. Onun için tek kurtuluş yolu sabredip beklemek, ani bir çıkışla onca insanın arasından sıyrılıp kaçmaktı.
Kalabalıktan bazıları, yeniden kapıya vurdular. Herkes boşuna bekleyişlerle ellerine hiçbir şeyin geçmeyeceğini, hırsızın yine ellerinden kaçıp gideceğini tartışmaya başladı. Fısıl fısıl çare öneren sesler, daha sonra ayyuka çıktı. Bütün ümitlerin tükendiği bir anda, kapı ardına kadar açıldı. Kapandaki hırsız, bir ok gibi açık kapıdan fırladı gitti. Elden kaçtı, izini kaybettirdi.
Yeniden karakol arandı, polis çağrıldı.
Yirmi dakika sürdü sürmedi, ekip arabası çıktı geldi.
Birkaç ekip arabası da sitenin dışında beklemeye başladı.
Olay yeri incelendi, tutanaklar tutuldu.
Ekipler ayrı ayrı yönlere doğru harekete geçti, elden uçurulan keklik, her tarafta aranmaya başlandı. Aramanın üzerinden bir saat geçti geçmedi, hırsızı yakaladılar, karakola götürdüler,
Kalabalık dağılmadan, birisine hastaneden telefon edilmiş. Onu, evinden çağırdılar. Gitti.
- Beni bekleyin, dedi. Yaşlı adamı hastaneye bırakınca bizim evin telefon numarasını verdim. Herhalde bir şey oldu. Neyse öğrenip geleyim.
- Hay hay, dediler.
- Tamam, dediler.
Evine giden adam az sonra döndü. Suratı, az da olsa asıktı.
Meraklılar sordu:
- Ne oldu? Yaşlı adama bir şey mi olmuş.
- Hayır, dedi beriki. Yaşlı adamın ayağındaki kurşun, ancak yapılacak bir ameliyatla çıkarılabilirmiş. Bunun için tamı tamına beş bin lira bıçak parası gerekiyormuş. Yaşlı adamı tanıyorum. Onda para ne gezer? Zaten birkaç komşu ona yıllardır yardım ediyoruz.
- Olsun, dediler.
- Para ne ki? El kiri değil mi? Aramızda toplarız, dediler.
Ayaküstü toplantısı başladı. Ali’ye Veli’ye, Ayşe’ye Fatma’ya danışıldı. Gönüllüler araştırıldı. İstenen bıçak parası hemen orada toplandı. İleri gelenlerden birkaç kişi, hiç beklemeden hemen hastaneye koştular. Ameliyata girecek doktoru buldular.
Ameliyat başladı.
- Ya yaşlı adama bir şey olursa, telaşları yaşandı.
- Zavallı, yok yere ölmesin, denildi.
Yorgun akan zaman çözüldü. Doktor ameliyathane kapısında göründü. Bekleyenlere müjde verdi:
- Hastanız beş güne kalmaz taburcu edilir...
İleri gelenlerin yüreği serinledi. Gözlerinde gülücükler yanıp söndü.
Site halkı da haberi duyar duymaz bu kurtuluşa sevinip, yaşlı adam için bayram ettiler.

Ertesi sabah siteye birçok usta ve demirci çıka geldi. Hemen herkes, daha çok ilk katta oturanlar; evlerinin balkonlarına, pencerelerine kapılara demir parmaklıklar taktırdılar. Bu işe içim ısınmadı. Şirin sitemiz, sanki kasvetli bir hapishaneye döndü.
O günden sonra evlerin pencereleri, kapıları kontrollü açılıp kapanmaya, hatta giriş kapılarının önlerine bekli köpekleri için kulübeler yapılmaya başlandı. Bulunan çarelerle bir zaman işler iyi gitti. Hırsızlar, sitemizden ayağı kesti.

Fakat bir gece, o eskinin izlerinin taşıyan bildik sesler, yeniden duyuldu:
- Hırsız var!
- Tutun, kaçırmayın!
- Hırsız var!

Şimdi yıllar yılları kovaladı.
Ufaktım, büyüdüm, koca adam oldum.
Oldum da ne oldu? Ne değişti sanki? Üst üste bütün yasalar da değiştirildi. Keyfe keder vermesin maddeleri yenilendi.
Ne değişti sanki? 
Biliyor musunuz, özgür günler hâlâ gelmedi.
Sanki her şey olduğu gibi yerli yerinde duruyor.
Bin bir renkli dev camlarda, eski aynalardan yansıyıp gelen, o sesler yine duyuluyor:
- “Hırsız var!”
- “Tutun, kaçırmayın!”
- “Hırsız var”!

 

 

Bu makale 1281 kez okundu.


Yorumlar
    Yorum Yaz
  • halil güven (2/9/2014)
    Bekle kardeşim, ay var yıl var aceleye ne gerek var:) Selam ve saygılar...