söke ekspres gazetesi
  • söke ekspres gazetesi



DAĞDA BÖĞÜRTLEN ÇAYI İÇMEK


DAĞDA BÖĞÜRTLEN ÇAYI İÇMEK

Toplantı, daracık terzi dükkânında başladı.
Üç makine, bir ütü masasının tıka basa doldurduğu dükkânda, beş arkadaş, plastik taburelere oturmuştuk. Çaycı çocuk, güçlükle içeri girdi, çaylarımızı dağıttı, çıktı gitti. Fazla şekerler ütü masasının üstündeki toplama kabına bırakıldı. Çayına şeker atanlar, dumanı tüten bardaklarını takırdata tokurdata karıştırdılar.
Yaşar Bey;
- Herkes katığında ne bulunduracak? Önceden konuşalım, dedi.
- Doğru! Sırt çantalarımız bu yüzden ağırlaşıyor, dedim.
- Madem öyle,  kim ne getirecek, şimdi belirleyelim, dediler.
Konuşulup görüşüldü. Terzi Abdullah sucuk, Postacı Aşır tava ve yumurta, Yaşar Bey çerez, Elektrikçi Necati zeytinyağı ile taze soğan getirecekti. Her zamanki gibi ekmek almak yine bana kalmıştı.
- Peki, dedim, sürpriz olacak mı?
- Hayır, dediler.
- Ya kibrit?
- Ben getiririm, dedi Terzi Abdullah.
Necati takılmadan yapamadı:
- Aman sen getirme. Hangi gün getirdiğin kibritle ateş yaktık?
- Ormanda ateş yakılmaz.
Gülüştük.
Sabahı, nerede buluşacağımızı kararlaştırıp dağıldık.
Gece bitti. Sabah ezanıyla birlikte uyandım. Namazımı kıldım. Selam verip namazdan çıkan eşime seslendim;
- Ben her şeyi hazırlarım, dedim. Sen rahatına bak.
- Öyle olsun!
Bu “Öyle olsun!” yine onun bildiği gibi, neticelendi. Çıkınımı o hazırlamaya başladı. Tembih üstüne tembih ettim.
- Aman ha, şunu şunu koyma. Hele zeytin meytin, asla.
- Sen karışma bana. Bir defa bu kekleri götüreceğini unutma, şu yeşillikleri de al!
- Dedim ya, sadece giderken fırından ekmek alacağım.
- Çay?
- Onu unutur muyum hiç?
Güneş, tanyerini kızartmaya başladı. Dışarısı aydınlandı.
Giyinip hazırlandım. Atkımla iyice boğazımı sardım, sarı yağlığımı bağladım, şapkamı başıma takmayı unutmadım. Sırtımda çantam, elimde bastonum, merdivenleri indim, bahçe kapısından çıktım, buluşma yerine doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Hava keskin. Ayaz, yüzümü yalıyor. Şehitler ve Gaziler Parkı’na girdim. İleride, yol kenarına yerleştirdikleri arabadan inen Yaşar Bey ile Postacı Aşır’ı gördüm, seslenmedim. Peşlerinden yürüdüm. Gökkuşağı Kahvesi’nin önünde ayakta duran Postacı Aşır, sağa sola bakınıp gelecekleri gözlüyordu.
- Hayrola, dedim, içeri girmiyor muyuz?
- Girmiyoruz!
- Neden?
- Zamanında yola çıkmalıyız. Yolumuz oldukça uzak...
- Başka gelen yok mu?
- O, köprüyü geçen Necati değil mi?
- Yaşar Bey nerde?
- Geldim!
Baktım, iki elinde iki torba vardı. Simit almıştı. Simitlerin sıcaklığından torbalar terlemiş, buğulanmıştı. Torbaları bana uzattı. Aldım.
- Fazla bunlar...
- Birini gelenlere dağıt. Ötekini yolda yemek için, çantana koy.
Elektrikçi Necati geldi. Tek eksiğimiz Terzi Abdullah’tı. Gelebileceği köşeye doğru baktık. Yoktu. Yaşar Bey, telefonunu çıkardı, Terzi Abdullah’ı aradı. O sırada köşeden döneni gördük, beklemedik, ona doğru yürüdük. İlk torbadaki simitleri paylaştık.
Terzi Abdullah mırın kırın etti:
- Yarım simit bana yeter, öteki yarısını sen al.
“Hayır”ı bastımsa da o diretti.
- Şekerim var, biliyorsunuz. Çıkar ayak acele ettim, ölçmeyi de unuttum bugün.
Şeker, Terzi Abdullah’ın baş belâsıydı.  Yükselince, kim bilir kaç kere geçtiğimiz yolu, irimi, patikayı unutuyor, nerede olduğumuzu bize durmadan soruyor, üsteliyor, yanlış yolda olup olmadığımızı anlamaya çalışıyordu.
İçeriden seslendiler ama çağrıya uyup Gökkuşağı Kahvesi’ne girmedik. Eğlenmedik, hızlı adımlarla yola düştük. Sadece yapısı görkemli olan adliye sarayının önünden geçtik. Oldukça dik, yer yer çamura belenmiş zorlu yolu tırmanmaya başladık. Varoştakiler henüz yeni uyanıyor. Tutmalarındaki keçiler, çıkış kapısına saldırıyor, ağaç dallarından çatılmış, derme çatma kapının üstünden atlamak için, birbirlerinin sırtına çıkıyorlardı. Geç kalmış Denizli horozlarından biri, çıktığı tel örgünün çitinde uzun uzun dem tutuyor. Baba hindiler kabarıyor.
Şehir aşağılarda, gerimizde kalmış. Doğu yakasını kızıl şafağıyla süsleyen güneş, adım adım yükseliyor, durup bakanların gözünü kamaştırıyor. Karşı tepelerde şafak lekecikleri.
Avlusunda cicili biçili tavşanları bulunan, sağlı sollu yolumuzun üstünde sıralanan fakat birlerinden hayli uzak olan iki evi geçtik. Yukarıdaki düzlüğe çıktık. Hava soğuktu. Buna rağmen hepimiz ilk ter izlerinin sıcaklığını sırtımızda, göğsümüzde duyduk. Gevşedik.
Yine aşağılarda, geride kalan, elindeki bastonuna dayanmış olan Terzi Abdullah’ın seslendiğini duydum.
- Hoca, kesildim ben. Bastonunu fırlat bana…
Üşenmedim, geri döndüm. Yanına indim, bastonumun ucunu ona uzattım.
- Tut ucunu, haydi!
Terzi Abdullah, denileni yaptı. Yol arkadaşlarımızın peşine düştük. Hızlandık, öndekilere yetiştik. Bastıran koyu sisin içine daldık. Göz gözü görmüyor, sadece gacır gucur eden ayak seslerimiz yükseliyor.
- Bu sis nerden çıktı?
- Aldırma.
- Neden?
- Az sonra geçer gider, özlediğimiz güneş ortaya çıkar, gökyüzü mavisi koyulaşır.
- Şair, şiir mi yazıyorsun yine?
- Öyle say. Fakat olacağı bu değil mi?
- Hoca, doğru diyor. Olacağı o…
Öyle oldu. Koyu sis, perde perde açıldı, çekti gitti. Gökyüzü inadına mavileşti. Birbirimizi görebilmenin sevinci içinde, biraz da muziplik olsun, sesimizin yankılarını duyalım diye var gücümüzle haykırdık:
- Hey! Kimse yok mu?
- “Hey! Kimse yok mu?”
Postacı Aşır, yeniden sesini yükseltti:
- Kimse yokmuş. Anlaşıldı mı?
Çocuklar gibi şen, seslendik:
- Anlaşıldı anlaşılmasına da, orada göremediğimiz biri var. 
- Baksanıza o da bize soruyor.
- Anlaşıldı mı?
Ormana girmiştik. Yer yer genişleyen, büküle büküle uzanıp giden yolun iki tarafında sıralanan makilikteki irili ufaklı ağaççıklara, böğürtlenlere, çileklere, yazdan kalmış sararmış çimenlere çiy düşmüş. Bu sis, ulu çam ağaçlarını, meşeleri, tek tük göğe doğru uzadıkça uzanan akkavaklarla kara servileri, gölgelerinde koca sürüler eğlenecek çınarları, bodur pırnalları da süslemiş. Parmak uçlarımızda ayaza nağmeler döktüren cümbüşler... Peşimizde burnu yerde zağarlar. Domuz avcılarının ıslıkları.
Çıkılması zor yüksekçe bir tepenin uzantısının oluşturduğu bükü döndük. Yol ansızın genişledi. Yan yola açılan makasın kıyısında istiflenmiş odun sterlerinin arka arkaya sıralandığını gördük. Makasın başında yerde yatan sanayilik çam gövdelerinin üstünde yanlarında iki köpeğiyle üç avcı oturuyordu. Bizi gördüler, gülümsediler. Zincire bağlı köpekleri saldırışa geçti. Sahipleri korkusuz köpeklerinin tasmalarını çekti.
- Hoşt, diye seslendiler.
Zağarlar, az geri çekilip oldukları yere çöktüler. Uzamış bir karış dillerinin perdelediği dişlerini gösterdiler, nefes nefese soludular.
Postacı Aşır, akide şekersiz yapamaz. Sırt çantasını indirdi, küçük cepçiklerinden birini açtı, bir avuç dolusu kâğıt kaplı limonlu şeker çıkardı. Kaplarını çıkarırken avcılara sordu:
- Köpeklere versem, sakıncası var mı?
- Alışkınlar.
- Sonra peşimize düşüp bizimle gelmesinler...
- Gelmezler.
Yaşar Bey söze girdi:
- Domuz avı serbest mi?
- Yok, daha av mevsimi açılmadı?
- Pekiyi, bu ne hal?
- Köpeklerimizi gezdiriyoruz.
Avcıların, orman içinden gelenleri, geride kalanları da geldiler. Hal hatır sorup selamlaştık.
Oturanlar ayaklandı, kalabalık avcı kolu yürüdüler. Onlara katılmak, peşlerinden sürüklenip gitmek işimize yaramazdı. Kırağı tutmuş sanayilik çam gövdelerini temizledik, oturduk. Yönümüzü güneşe verdik. Sanki hepimiz yanan soba kesilmiştik. Soluklarımız duman duman sağımızda solumuzda uçuşuyor, havaya doğru yükseliyordu.
Yaşar Bey çantasını karıştırıyor, Elektrikçi Necati sağını solunu yokluyor, aranıyordu. Terzi Abdullah bir köşede oturmuş, üşüyen ellerini ısıtmak için birbirine yapışık avuçlarına hohluyordu. Postacı Aşır ayakta, sanki hemen yola çıkmak ister gibi davranıyor.
Ona, seslendim:
- Acelen ne? Kazık gibi dikileceğine, otursana...
- İyi de, oturmasına otururum ama önümüzde daha çok yolumuz var.
Küllenen ateşi alevlendirmek istedim, tartışmacısını ayaklandıracak sözümün ipini çektim, havaya bırakıverdim.
- Uzun yolu bir tarafa bırak Aşır.
- Neden?
- Şu Beşparmaklara bak. Dağların güzeli… Başı, yer yer dumanlı. Söke’nin yakışığı.
Terzi Abdullah hemen ayaklandı, oturduğu yerden kalktı, sırt çantasını omzuna taktı.
- Hangi Söke’nin Beşparmak dağı?
- Kaç Söke var? Bildiğin, bizim Söke’nin…
Kazan karıştırıcılar sanki sözleşmiş, bilmezmiş gibi sordular.
- Hangi Söke’nin? Milas ne olacak, Milas?
- Kuş bakışı aramızda üç beş adım var. Milas, kim bilir kaç dağın arkasında gizli.
- Milas’ın değil mi o dağ?
- Kim demiş?
- Terzi Abdullah!
- Terzi Abdullah bu. İnadından vaz geçer mi?
- Görünen köy kılavuz istemez. Söke’nin yakışığı Beşparmak dağı.
- Öyle diyelim, öyle olsun be usta.
- Güreş mi tutalım?
- Ne güreşi?
- Kim yenerse, kazansın…
Yaşar Bey’in pilli küçük el radyosunun yükselen sesi de nerden çıktı şimdi? Özay Gönlüm, söylüyor:
“Oldu mu Ayşe’m, oldu mu?
Enişten camızları buldu mu?”
Terzi Abdullah, gülümsedi. Yerine oturdu. Yaşar Bey, parmaklarını çatlata çatlata oynamaya başladı. Elektrikçi Necati;
- Buyurun beyler, dedi. İsteyen istediği kadar kurabiye alabilir.
- Ev yapımı mı?
- Hanım yapmıştı akşam. Sabah çıkınıma koymuş…
Oyunu bırakan Yaşar Bey;
- İyi de, dedi. Çaysız gitmez ki bunlar… Sıcak suyun var mı şair?
- Olmaz olur mu? Yanında da böğürtlen çayı… Herkes bardağını çıkarsın.
- Benim bardağım yok.
- Yine mi Terzi? Öyleyse bil ki Beşparmak dağı Söke’nin…
- Kim demiş?
- Kim demişse demiş. Ağız dalaşı vakti değil şimdi. Çay saati…
Uzatılan bardaklara birer demlik böğürtlen çayı bıraktım, sıcak su döktüm.
Mis gibi kurabiye ve böğürtlen çayı. Arkasından çerez dağıtım töreni. Pilli küçük el radyosunda Özay Gönlüm’den türküler... Yaşamak ne güzel!
Sis dağıldı, yeniden yola düştük. El kadar gökyüzünün göründüğü, ulu çamların, sarmaş dolaş çınarların, kıpkırmızı küpecikleriyle süslenmiş kocayemişlerin, palamut tutmuş meşelerin, çöğür armutlarının, çıplak dağ yemişleriyle iğleklerin, yırtıcı pırnalların, kür dikenlerinin, yaprağını dökmüş hayıtların arasında uzayıp giden yolun sağında solundaki kırağı vurmuş yaylan su birikintileri görkemli incilere dönmüş. Buzda iz bırakmış sıralanmış aynı çizgiler, yer yer çembere dönmüş, ortada düğümlenmiş, sanki hemen kanatlanıverecek Anka kuşu kesilmiş. Kıyısındaki tıpkı bir kent planın resmi. Limanı, koca binaları ve sımsıcak yuvalarıyla, geniş ya da dar yollarıyla bürümcek gibi işlenmiş bir şehir. Çiğdemler, kırağıyla boyanmış kuru çam yaprakları. Yükselen güneşle birlikte balçıklaşan yollar. Boy boy kurumuş kenger dikenleri. Eğreltiler. Semersiz, ayağı bağlı katırlar... Pinekleyen enikler, köpekler... Arada bir ansızın karşımıza çıkıveren gri renkli kocaman kayalar, aslan başlı taht kayaları.
Elektrikçi Necati’nin keyfine diyecek yok. Tahtına yeni kavuşmuş krallar gibi seviniyor, ufka bakan gözlerinin içi gülüyor. Başında siyah serpuşu,  boğazında sarı yağlığı, sırtında turkuaz kaftanı, belinde fotoğraf makinesi, sağ elinin parmaklarının ucuyla taht koltuğunun iki yanında yer alan ikiz koltuklardan sağdakine dokunuyor, sol dirseğiyle de ikinci koltuğa dayanmış, poz veriyor. Sırtında dağ çantası, kuruldukça kuruluyor. Aslan başlı taht kayalarının ayakucunda orman işçileri tarafından kesilmiş iri çam dalları uzanıyor. Aniden ne düşündüyse düşündü, yerinden doğruldu, sol koltuğa geçti. Ayakta duruyordu. Besbelli çevreyi inceliyor, ufkun öte yakasına geçmek istiyor, hayallerinin denizinde yüzüyordu. Elinde yılandili egemenlik hançeri parlıyor.
- Hocam, dedi, gördüğün ilk ve son kral ben olabilirim. Fırsat ipinin ucu sende şimdi. Bir iki pozumu al. Günün birinde işine yarar.
- Elbette. Tarihe de not düşmüş oluruz.
Onu kıramazdım. Aslında benim de amacım, yakaladığım pozları kaçırmamak… Üst üste tamam düğmesine bastım, son kralın birkaç pozunu çektim.
Yollar, uzayıp giden yollar. Yüzünü gösteren, az da olsa içimizi ısıtan güzelim güneşin ışıkları, yol kenarındaki kuru çeşmenin alınlığında geziniyor. Karşıda Yeşil Köşk’ün bacası tütüyor. Bir iki bükten sonra, Ovacık’ta, kiraz bahçelerinde olacağız. Bu mevsimde yapraklarına sonbahar kınaları yakılmış olan kiraz ağaçlarının seyrine doyulmuyor. Sarı, kahverengi ve kiremit kırmızısı renkler günlünüze yağıyor, yağıyor.
Yaşar Bey’le Postacı Aşır, ileride Yeşil Köşk’ün sahibi Mehmet Amca’yla konuşuyorlar. Terzi Abdullah yine yağlığına girmiş bal arılarının iğnelerinden kurtulma savaşı veriyor, omuz başlarına, ensesine, göğsüne tokadını indiriyor. Ona yardımcı gittik, yağlığına doluşan bal arılarını kovduk. Durmadık, Yeşil Köşk’ün kapısına dayandık. Selamlaştık…
- İyisiniz maşallah, dedi Mehmet Amca. Bu yaşta dağcılık yapmak, cesaret ister. Hele bu dağ başında...
- Neden?
- Yabancılar türedi burada. Gözü dönmüş zehirli yılanlar, ayrık otları.
- Ayrık otları?
- Tasası sana mı düştü? Başımızda devlet var.
- Doğru diyorsunuz ama o devletin gücü sadece bize yetiyor, dili uzun olmayanları, yasalar karşısında boynum kıldan ince diyenleri korkutuyor.
- Sıkıntın ne? Zehirli yılanlar mı, yabancılar mı?
- Yabancılar.
- Yabancılar…
- Evet yabancılar. Giderseniz yolunuzun üzerindeki kiraz bahçelerini göreceksiniz. Dünkü sahipleri yok şimdi. Teker teker sindirildiler. Kiraz bahçeleri el değiştirdi. Benim kestaneliği biliyorsunuz değil mi? Az ileride kavşağın sağ yanında.
- Ben biliyorum, dedim. Ne oldu?
- Yabancılar beni de zorladı. Devlet arka çıkmadı. Bu dağ başında kimsesiz, arkasız kaldım. Kestanelik onların eline geçti. Adliyeymiş, mahkeme kapılarıymış hepsi de Çin seddi kesilmiş, aşamadık. Kestaneliğim bir iki evlek kaldı. Onu da yola bıraktım.
Bu ülke bizim. Bu canım memleket bizim. Öyle öğrendik, öyle biliyoruz. Yeşil çam ağaçları, yırtıcı pırnallar, kuş üzümleri, deli bozuk dereler, eğrelti otları, ayıkulakları, kocayemişler, böğürtlen çayları, zağarlar, ıslık çalan avcılar, yabancılar, zehirli yılanlar, ayrık otları… Hepsi de bizim. Tomruklar, kütükler, taht kayaları, kuru çeşmeler. Büngül büngül akan kaynak suları, çakırdikenleri, ahlatlar, yılkı atları, yaban domuzları, geyikler, mantarlar, çıntarlar, adaçayları, kekikler, kantaronlar, sarı çiğdemler, dağ karanfilleri, papatyalar, bayrak renkli laleler, nergisler, sümbüller… Hepsi de bizim.
Fakat dağlar tekin değil.
Dağda böğürtlen çayı yudumlamayı unutalıdan, dağları zehirli yılanlara bırakalıdan beri ağzımızın tadı kaçtı mı ne?
Yurdumuzun direği dağlar tekin değil!
“Söke’nin yakışığı Beşparmak dağı.”
“Milas’ın değil mi o dağ?“

8 Mart 2013, Söke     
   

 

Bu makale 1233 kez okundu.


Yorumlar
    Yorum Yaz
  • HALİL GÜVEN (23/3/2013)
    Afiyet olsun, afiyet olsun da bir bardak da bana ayırır dost:) Tebrikler ve selamlar...